menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

'Şirket köye girmeden önce, ilişki ağlarını örer'

2 0
latest

Köyde maden için ilk kazma vurulmadan, ağaç kesilmeden köylüler yaklaşan süreci hissetmeye başlıyor. Tarım-Sen Genel Başkanı Umut Kocagöz ile Akbelen direnişçisi Esra Işık, kendi deneyimleri ve tanıklıkları üzerinden sürecin projenin kamuoyuna açıklanmasından çok daha önce başladığını vurguluyor. Yerel ilişkiler kuruluyor, bilgi dolaşımı sınırlandırılıyor, hukuki süreçler işletiliyor ve köylüler zamanla karşılarında yalnızca bir şirketi değil, devlet mekanizmasını da buluyor. Süreç ilerledikçe toprağı savunma refleksiyle başlayan mücadele; hukuku ve kolluğu sorgulayan, dayanışmayı kuran ortak bir deneyime dönüşüyor.

'Şirket köye girmeden önce ilişki ağlarını örer'

Kocagöz’e göre şirketlerin ilk adımı görünür bir yatırım yapmak değil, köyün sosyal haritasını çıkarmak:

“Hemen hemen her yerde şirketler ilk önce muhtarlara gidiyor. Yörenin ileri gelenleri, zenginleri, servis şoförleri gibi yerel aktörleri kendi projeleri için organize etmeye çalışıyor. Holdinglerin ciddi halkla ilişkiler ve sosyolojik saha çalışmaları var.”

Kocagöz, bazı bölgelerde kamu görevlilerinin de bu ikna sürecine dâhil olduğunu belirtiyor.

Esra Işık aynı süreci köylülerin gözünden anlatıyor. Proje açıklanmadan önce köyde “olağan dışı” yatırımlar başlıyor. Yıllardır unutulmuş bir köye bir anda ilgi gösterilmesi, köylüler açısından ilk işaretlerden biri oluyor.

Vaatlerin ömrü altı ay

Şirketlerin köylüleri ikna etmek için kullandığı vaatler kısa sürede yerini mülksüzleştirmeye bırakıyor. Işık, Akbelen’deki Işıkdere Mahallesi’nde yaşananları bu durumun en somut örneklerinden biri olarak aktarıyor:

“Şirket temsilcileri, muhtar ve kaymakamla birlikte köye geldiler. Harita üzerinden göstererek ‘Proje yolun altına kesinlikle geçmeyecek’ dediler. İnsanlar da buna güvenerek yeniden yaşam kurmaya çalıştı.”

Ancak Işık, bu taahhüdün kısa sürede geçerliliğini yitirdiğini söylüyor:

“Altı ay geçmeden aynı insanlara bu kez ‘Buradan da çıkacaksınız’ denildi. İnsanlar, şirketin verdiği üç kuruşun üzerine kredi çekerek yeni ev kurdu. Şimdi hiçbir ağacı, hiçbir güvencesi kalmadı.”

İkna sürecinin bir diğer ayağını bilgiye erişimin engellenmesi oluşturuyor. Akbelen Ormanı’nın tahsis sürecinde ağaç damgalama çalışmaları başladığında köylülerin bilgi edinme başvurularının sonuçlandırılması, Işık’a göre bilerek geciktiriliyor:

“Bir kurumdan öbürüne gönderiyorlar, köylü bunalsın, vazgeçsin diye.”

Işık, benzer bir yöntemi Aydın’daki jeotermal sahalarında da gördüğünü belirtiyor. Saha çalışanlarının kendilerini şirket adına değil, “deprem için zemin etüdü” yapan kişiler olarak tanıttığını anlatıyor.

Birinci kırılma: Hukukun kimin için işlediğini görmek'

Şirketlerin köye girişine karşı mücadele, çoğu zaman toprağı koruma isteğiyle başlıyor. Kocagöz’e göre bu mücadele kısa sürede başka bir gerçekle, hukukun işleyişiyle karşı karşıya kalıyor.

ÇED dosyaları, acele kamulaştırma kararları, bilirkişi raporları ve davalar… Daha önce bu süreçlerle hiç karşılaşmamış veya bu mekanizmalarla işi olmamış köylüler, zamanla yalnızca bir şirkete değil, hukuki bir mekanizmaya karşı da mücadele ettiklerini fark ediyor.

Kocagöz, bunu yerel mücadelelerin ilk büyük kırılma anı olarak tanımlıyor:

“Türkiye’nin hukuk sistemiyle, hukukun nasıl işlediğiyle karşılaşıyor; yasaların, hukuki süreçlerin ve yargı mekanizmalarının aslında kendileri için değil, daha çok şirketlerin ve holdinglerin çıkarları için çalıştığını görüyorlar.”

Kocagöz’e göre hukuki süreç ilerledikçe köylüler, devletin farklı kurumlarının da aynı hattın parçası olarak hareket ettiğini fark ediyor:

“Hem hukuk hem kolluk, devletin önemli iki unsuru. Kırsal bölgede devletin........

© Bianet