menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Kendimize ait zamanımız olmadığından da yoruluyoruz

47 0
24.10.2026

“Bu ayın inşaat hak edişlerini yaptım mı acaba diye gece yarısı birden kan ter içinde uyanıyorum. Yaptığımı hatırlayınca derin bir oh çekip tekrar uyumaya çalışıyorum” dedi arkadaşım. Üzüntüyle dinledim, bu hisse alıştığı her halinden belli oluyordu. Yaşadığı hisse mi yoksa bu hisse alışmasına mı daha çok üzüleyim bilemedim.

Anlattığı durum bana çalıştığı bakanlığın Özel Kalem’inden telefon gelebilir diye geceleri salondaki yemek masasının üzerinde her daim defter ve kalem tutan bir başka arkadaşımı hatırlattı. Öyle bir duruma ilk elden şahit olmuşluğum da var.

Bir gece onun evinde sohbet ederken geç bir saatte cep telefonu çalmıştı, numarayı görünce alelacele kalemi defteri kapıp öyle açmıştı telefonu. İşle ilgili gece aramalarının bir süredir “normal” kabul edilip garipsenmediğini o gece anlamıştım.

Arkadaşımın gece yarısı kan ter içinde uyanmasını dinlerken artık bu türden huzursuzlukların bir insana, bir amire, hiç kimseye gerek duyulmaksızın yaşandığını düşündüm.

Zaman, eşitsizlik üreten güç ilişkilerinin başlıca oyun alanlarından biri, biliyoruz. Zaman üzerinde söz sahibi olmak gücün kimde olduğunu belirler. Çalıştığım yıllar içinde bunun sayısız örneğini yaşadım. Kifayetsiz bir üst düzey amir vardı, toplantı için gelen konukları hep bekletirdi. Amaçsızca başkalarının zamanını almaktan garip bir haz alırdı.  Ondan bahsedeceğimiz zaman, adının başına “assolist” ekleyip gülüşürdük.

Toplumdaki herkesin ruh sağlığını tehdit eden bir karaktere bürünen “zaman meselesinin” bir sürü görünümü var. İlk olarak, artık kimsenin hiçbir şey için zamanı yok. Durmaya zamanı yok. Dinlenmeye zamanı yok. Düşünmeye, hüzünlenmeye, yavaşlamaya ve daha bir dolu şeye zamanı yok.

Oysa zamanı olmazsa duyguları da olmaz insanın. Kaybolan zamanla birlikte duygularını da kaybeder. Yaptığı işlerin ardından atacağı bomboş bir “check” işaretinden başka bir şeyi kalmaz elinde.

Başka bir görünüm; aşırı hareketlilik, hız saplantısı, eylemin tek başına mutlaklaştırılması gibi bir sürü nedenle zamanın bir yöne, bir amaca imkân vermeyecek şekilde adeta dönüp durduğu hissi. Zincirinden kopmuş bir bisiklet tekerleği gibi. Bir “zaman” var ortada ama yakalanamayan bir zaman.

Demem o ki, bir zaman krizi yaşandığı, zamanın ritminin bozulduğu ortada. Birebir yaşayıp yine de anlamlandıramadığımız bir kriz bu! Dönemin ruhuna rengini veren hız, akıcılık, esneklik, süreksizlik gibi değerler gündelik hayata nüfuz ettikçe zaman sanki parmaklarımızın arasından daha hızlı kayıp gidiyor.

Hélène L’Heuillet “Gecikmeye Övgü” kitabında, “Aslında zaman yok artık. Geçmişin bir boyutu değil yalnızca, o artık geçmişte kaldı. Onu kaybettik.” derken durma, rahatlama gibi becerilerimizin kaybolduğuna da işaret ediyor.

Her........

© Bianet