Ölmüş babayı öldürmek gerek… (2)
Çocukluğumuzda kurguladığımız, her şeyi bilen, her şeyi gören, bizi her koşulda koruyan, güçlü, korkusuz ve mücadeleci bir baba figürü vardır. Bu çocuğun deneyimiyle de oluşur. Mesela baba çocuğun beceremediği çok şeyi yapabilir. Yani aradaki fark, çocuğun baba/yetişkin gibi olma isteğinden kaynaklanır ve baba çocuğun örnek aldığı, özendiği kişidir de. Büyüdüğümüzde yüceltilen baba gözden düşmeye başlar; ergenlikte baba çoğu kez beğenilmeyen kişiye dönüşür. Babanın odadaki fotoğrafının yerini başka yüceltilen ve özdeşleşme figürü olan sembolik babalar, erkekler alır; duvarlara bu erkeklerin posterleri asılır. Bu dönemde idealler bazen politik bir lidere yansıtılır: Muhammed, Atatürk… Liderin de bu gereksinimlere belirli ölçüde yanıt vermesi beklenir. Atatürk, böyle bir ihtiyaç ikliminde mitolojik bir figür olarak kurulur.
Babaları ölmeyen çocuklar, kendi ruhsal düzenlerini kurmakta zorlanırlar. Çünkü baba yalnızca biyolojik bir figür değil; yasa, sınırın ve düzenin taşıyıcısıdır. Baba ölmezse—ya da daha doğrusu sembolik olarak ölemezse—çocuk özneleşemez. Ölmeyen baba, bastırılmış bir felaket üretir. Baba, bir noktada sahneden çekilmek, gücünü devretmek, “emekli olmak” zorundadır. Bu geri çekiliş gerçekleşmediğinde, çocuk ya sürekli itaat eden bir özneye dönüşür ya da yıkıcı bir kopuşla kendini var etmeye çalışır. Baba ölmez; ama bu kez çocuk yok olur—gelecek kuşak silinir.
Freud, Ödipus Kompleksi ve Totem ve Tabu’da bu trajediyi anlatır: Babanın öldürülmesi, özgürleşme getirmez; aksine ağır bir suçluluk üretir. Öldürülen baba, bu suçluluk aracılığıyla yüceltilir, efsaneleştirilir. Onun yasası, hayattayken olduğundan daha sert, daha dokunulmaz hâle gelir. Böylece baba, öldükten sonra bile ölümsüzleşir. Ölenin ölümsüzleşmesi kendi içinde bir karmaşaya, zorluğa işaret eder zaten. Ölmüş ölümsüz… Atatürk figürü de bu bağlamda “ölmeyen baba” gibidir. Baba ölmediği için içsel bir yas da tutmak zorlaşır. Yası tutulmayan bir baba… Yas tutulamadığında kayıp içselleştirilemez; o kişiden kopulamaz. Kayıp, zaman içinde geçmişe karışmak yerine, şimdiye musallat olur.
1938. Türkiye’nin büyük bir kısmı Atatürk’le gerçek ve duygusal bir temas kurma imkânı bulamadan onun ölümünü öğrendi. Bayburt’un bir köyünde yaşayan bir kadın ya da bir erkek için Atatürk önce yoktu; ardından eğitim, radyo ve resmî söylem aracılığıyla bir fantom gibi belirdi. İnsanlar onun varlığını ve aynı anda artık hayatta olmadığını öğrendiler. Bu durum, yas için zorunlu olan zamansallığın hiç tanınmaması anlamına gelir. Çünkü yas, ancak bir bağ kurulduktan sonra mümkündür. Oysa burada özne, bağ kurmaya vakit bulamadan kayıpla karşı karşıya kalmıştır. Öldüğünü öğrendiğiniz biriyle aynı anda tanışmak, yasın ontolojik koşulunu ortadan kaldırır. Bu nedenle yas spontane ve içsel bir süreç olarak yaşanamadı; bunun yerine seremoniyel ve dışsal bir forma büründü.
10 Kasım törenleri bu ertelenmiş ve tam anlamıyla içselleştirilememiş yasın ritüelleştirilmiş tekrarlarına dönüşmüş gibi. Burada yasın kendisinden çok, yasın temsili ve sahnelenmesi öne çıkar. İlk ulusal yas deneyimi, gerçekten tutulmuş bir yas değil; tutulması öğretilmiş bir yasın koreografisi gibidir. Saat 09:05’te başlayan ve 09:06’da sona eren yas, zamansal sürekliliği olan bir ruhsal süreç değil; dakikalara sıkıştırılmış, tekrar eden bir ritüel biçimini alır. Böylece her yıl yeniden ödenen, adeta taksitlendirilmiş bir yas ekonomisi ortaya çıkar. Zamana yayılamayan, özne tarafından ruhsallaştırılamayan yas kronolojik olarak sabitlenmiş tek bir ana hapsedilir. Yas bir süreç olmaktan çıkar; bir görev, bir yükümlülük ve düzenli olarak yerine getirilmesi gereken bir tekrar haline gelir.
Bu noktada ortaya çıkan ritüel biçimi, tarihsel olarak tanıdık başka pratiklerle de benzerlik taşır. Tekkeler, türbeler ve hac ziyaretleri gibi dinsel pratiklerde belirli mekânlar kolektif duygulanımın yoğunlaştığı kutsal alanlara dönüşür. Bu açıdan bakıldığında Anıtkabir ziyaretleri de kimi yönleriyle sekülerleştirilmiş bir “kutsal ziyaret” ritüelini andırır. Burada amaç yalnızca tarihsel bir figürü anmak değildir; aynı zamanda kolektif bağlılığın, sadakatin ve kimliğin yeniden sahnelenmesidir. Modern ulus-devletler dinsel ritüelleri bütünüyle ortadan kaldırmaz; çoğu zaman onları seküler biçimler altında yeniden düzenler. Kutsal mekânın yerini anıt, hac ziyaretinin yerini resmî ziyaret, dua ve ibadetin yerini ise saygı duruşu ve tören alır. Böylece yas bireysel ve içsel bir süreç olmaktan çok, kolektif bir ritüel performansına dönüşür.
Burada mesele yalnızca bir anma pratiği değildir; aynı zamanda kolektif yasın nasıl örgütlendiği ve nasıl temsil edildiği meselesidir. Yasın işleyebilmesi için zamana, tekrar tekrar hatırlamaya ve öznenin iç dünyasında yürüttüğü sembolik bir çalışmaya ihtiyaç vardır. Oysa bazı kolektif yas ritüellerinde bu süreç tersine döner. Yas, içsel bir ruhsal çalışma olmaktan çıkıp belirli bir zaman dilimine sıkıştırılmış törensel bir performansa dönüşebilir. Saat 09:05’te başlayan ve birkaç dakika içinde sona eren saygı duruşu, bu açıdan yasın zamansal sürekliliğini değil, onun temsili bir işaretini üretir. Yasın kendisi değil, yasın sahnelenmesi öne çıkar. Böylece yas, öznel bir ruhsal süreç olmaktan ziyade toplumsal olarak organize edilmiş bir ritüel biçimine dönüşür. Yas hissedilmekten çok sahnelenen kolektif bir eyleme döner.
Burada bir başka boyut daha ortaya çıkar: bu ritüeller yalnızca geçmişle kurulan bir ilişkiyi değil, aynı zamanda güncel ideolojik gerilimleri de yansıtır. Son yıllarda özellikle İslam dünyasında giderek görünür hale gelen ulusalcılık ile dindarlık arasındaki gerilim, bu tür sembolik alanlarda da yeniden sahnelenmektedir. Bir yanda seküler ulusal hafızanın kurucu ritüelleri, diğer yanda dinsel kimlik ve sembollerin kamusal alandaki görünürlüğü arasında süregelen çekişme, anma pratiklerini de ideolojik bir mücadele alanına dönüştürebilmektedir.
Bu tür ritüeller aynı zamanda modern ulus-devletlerin sembolik düzenini kuran pratiklerdir. Toplumlar yalnızca yasalar ve kurumlar aracılığıyla değil, aynı zamanda duyguların nasıl ifade edileceğini düzenleyen kolektif ritüeller aracılığıyla da kendilerini yeniden üretirler. Anma törenleri, bayraklar, marşlar ve anıtlar bu nedenle yalnızca tarihsel hatırlamanın araçları değildir; aynı zamanda kolektif kimliğin sahnelendiği sembolik alanlardır. Dolayısıyla mesele yalnızca bir liderin anılması değildir. Ritüel, kolektif bağlılığın yeniden sahnelenmesi ve toplumsal birliğin sembolik olarak pekiştirilmesi işlevini görür. Burada ilginç olan şudur: Yas tam anlamıyla içselleştirilemediğinde, ritüel onun yerine geçebilir. Ritüel tekrar eder, zaman sabitlenir ve duygu belirli bir koreografi içinde ifade edilir. Böylece yas, zamana yayılan bir ruhsal süreç olmaktan çıkar; belirli bir anda tekrarlanan ve toplumsal olarak organize edilmiş bir duygulanım biçimine dönüşür.
Yıllar önce Adalet Ağaoğlu Berlin’deki bir toplantıda, birisi elektrik düğmesini çevirdiğinde hâlâ Edison’a “Allah razı olsun” diyen yeryüzündeki tek halkın bizim olduğumuzu söylemişti. Bu söz aslında önemli bir şeyi ima eder: İnsanların kurduğu ilişkilerin büyük bir kısmı sevgi ya da karşılıklı tanıma üzerinden değil, minnet ve borçluluk üzerinden kurulmaktadır. Burada borç ve minnet üzerinden bağlanma diyebileceğimiz bir ilişki biçimi var. Bu tür ilişkilerde özne, karşısındakiyle eşit bir ilişki kurmak yerine kendisini sürekli borçlu hisseder. Minnet duygusu böylece sevginin yerini almaya başlar. Oysa sevgi ilişkisi eşitlik ve özgürlük içerir; minnet ilişkisi ise hiyerarşi üretir. Minnet duyan kişi kendisini borçlu hisseder, borçlu olan ise eleştirme hakkını kaybettiğini........
