Irkçılık hastalıksa hoşgörü gerekir
Irkçılık, birçok ülkede insanlık suçu olarak kabul edilir ve son derece yüz kızartıcı bir eylem olarak değerlendirilir. Irkçılık suçtur ve cezası var ve utandığından çoğu insan ‘ırkçıyım’ demez. Bu nedenle ırkçılığı “hastalık” olarak adlandırmak, beraberinde ciddi etik ve hukuki sorunlar getirir. Çünkü hastalık kavramı, özneyi bir “hasta” konumuna yerleştirir; bu da çoğu zaman koruma, tedavi ve sorumluluğun hafifletilmesi gibi sonuçlar doğurur. Ancak tam da bu noktada ciddi bir gerilim ortaya çıkar. Çünkü ırkçılık, yalnızca bireyin iç dünyasına ait bir “rahatsızlık” değildir; başkalarına zarar veren, onları aşağılayan, dışlayan ve kimi zaman yok etmeye yönelen bir eylemler bütünüdür. Bu nedenle ırkçıyı yalnızca “hasta” olarak görmek, onu fail konumundan çıkarmak ve eylemlerinin sonuçlarını ikinci plana itmek anlamına gelebilir. Oysa ırkçılıkta söz konusu olan yalnızca bir semptom değil, aynı zamanda başkalarının hayatına doğrudan müdahale eden bir pratikler dizisidir. Bu da bizi şu soruyla karşı karşıya bırakır: Birine zarar veren bir tutum karşısında hoşgörü, gerçekten etik bir seçenek midir, yoksa bu hoşgörü, zararın kendisini görünmez kılan bir başka sorun mu üretir?
Eğer ırkçılık bir hastalık olarak kabul edilirse, bu durum ırkçı bireylere yönelik yaklaşımın da değişmesini gerektirir. Hastalık kavramı, tedavi edilmesi gereken bir durumu ve hastaya yönelik koruyucu, kollayıcı bir tutumu ima eder. Bu durumda ırkçılara karşı da benzer bir yaklaşım benimsenmesi gerektiği sonucu ortaya çıkabilir. Oysa ırkçılığın sonuçları son derece yıkıcıdır; bireylere ve topluluklara ciddi acılar verir ve aynı zamanda bir faillik üretir. Bu nedenle ırkçı bireyleri yalnızca “hasta” kategorisine yerleştirerek onları koruma altına almak, ahlaki ve vicdani açıdan kabul edilebilir değildir. Çünkü ırkçılık söz konusu olduğunda karşımızda yalnızca bir “hasta” değil, aynı zamanda bir fail vardır. Fail, eylemin öznesidir; yaptığı eylemin sonuçlarını üreten ve bu sonuçlardan sorumlu olan kişidir. Irkçı söylem ve eylemler, yalnızca düşünce düzeyinde kalmaz; başkalarına zarar veren, onları aşağılayan, dışlayan ve kimi zaman doğrudan şiddete dönüşen sonuçlar üretir. Bu nedenle ırkçılık, açık bir faillik konumu yaratır.
Bu noktada sorumluluk kavramı belirleyicidir. Psikoanalitik ya da psikolojik açıklamalar, bireyin bu tür eylemlere nasıl yöneldiğini anlamaya katkı sunabilir; ancak bu açıklamalar, failin sorumluluğunu ortadan kaldırmaz. Bir eylemin psikodinamik kökenlerini anlamak, o eylemi meşrulaştırmak anlamına gelmez. Aksine, sorumluluğun daha derinlikli kavranmasına imkân tanır. Dolayısıyla ırkçılığı “hastalık” olarak adlandırmak, fail ile hasta arasındaki ayrımı bulanıklaştırma riski taşır. Çünkü hastalık kategorisi, çoğu zaman öznenin eylemleri üzerindeki denetimini sınırlı kabul eder ve bu da sorumluluğun askıya alınmasına yol açabilir. Oysa ırkçılıkta özne, çoğu durumda eylemlerinin anlamını ve sonuçlarını kavrayabilecek durumdadır. Bu nedenle ceza meselesi de burada devreye girer. Irkçı eylemler yalnızca bireysel bir sorun değil, aynı zamanda toplumsal bir zarar üretir. Bu zarar, hukuki düzenlemelerle karşılık bulur ve failin cezai sorumluluğunu gündeme getirir. Ceza, yalnızca bir yaptırım değil; aynı zamanda toplumsal sınırların ve kabul edilemez olanın yeniden çizilmesidir. Sonuç olarak, ırkçılığı anlamak ile ırkçıyı sorumluluktan muaf tutmak arasında açık bir ayrım yapmak gerekir. Irkçılığı bir tür ruhsal örgütlenme ya da patolojik eğilim olarak düşünmek, ırkçı bireylerin sorumluluğunu ortadan kaldırmaz. Irkçılığı “hastalık” olarak adlandırmak, onlara herhangi bir dokunulmazlık sağlamaz ve sağlamamalıdır. Bu nedenle “ırkçılık hastalıktır” ifadesi, dikkatle ele alınması gereken bir önermedir. Çünkü bu ifade, farkında olunmadan ırkçı eylemler için bir tür koruma alanı yaratma riskini de içinde barındırır. Oysa ırkçılık, hangi kavramsal çerçeve içinde ele alınırsa alınsın, sonuçları itibarıyla sorumluluk gerektiren bir eylem alanıdır. Irkçılığı anlamak, onun kökenlerini görünür kılar; fakat bu görünürlük, failin sorumluluğunu ortadan kaldırmaz—aksine, onu daha da kaçınılmaz kılar
Burada Susan Sontag’ı anmadan geçmek mümkün değil. Sontag, özellikle Hitler üzerine yapılan psikoanalitik açıklamaları eleştirirken, faşizmin oluşum koşullarını anlamaya yönelik çabanın, istemeden de olsa faşizme karşı bir tür anlayış geliştirmek gibi algılanabileceğini belirtir. Metafor Olarak Hastalık adlı eserinde de benzer bir uyarıda bulunur: Psikologların ve düşünürlerin zulmün nedenlerini açıklamaya çalışırken, bu zulmü farkında olmadan normalleştirme ya da meşrulaştırma riskini taşıdıklarını vurgular. Bu eleştiri, ırkçılığı ve faşizmi anlamaya çalışırken karşı karşıya kaldığımız temel tehlikeyi açık biçimde ortaya koyar. Çünkü açıklamak ile haklı çıkarmak arasındaki sınır her zaman net değildir; bu sınır bulanıklaştığında, eleştirel analiz kolaylıkla örtük bir meşrulaştırmaya dönüşebilir. Tam da bu nedenle, ırkçılığı anlamaya yönelik her çabanın aynı zamanda bir sınırı olmalıdır. Bu sınır, failin sorumluluğunu koruyan sınırdır. Irkçılığın psikolojik, tarihsel ya da toplumsal kökenlerini açıklamak, failin eylemini hafifletmez; aksine, bu eylemin hangi koşullarda üretildiğini göstererek sorumluluğu daha da görünür kılar. Dolayısıyla mesele yalnızca “neden?” sorusunu sormak değildir; aynı zamanda “kim sorumlu?” ve “bu sorumluluğun sonucu nedir?” sorularını da sormaktır. Aksi hâlde açıklama, eleştiri olmaktan çıkar ve istemeden de olsa zulmün diline yaklaşır.
Irkçılığı anlamak mümkündür; ancak onu anlamak, hiçbir zaman onu mazur kılmanın bir yolu olmamalıdır. Çünkü anlaşılan her şey affedilmez—ve affedilen her şey, bir süre sonra yeniden üretilir. Irkçılık, psikopatolojik bir örgütlenme biçimi olarak düşünülebilir; fakat bu, ırkçıların cezai ehliyetlerinin ortadan kalktığı ya da işledikleri suçlardan muaf tutulmaları gerektiği anlamına gelmez. Aksine, burada etik ve hukuki sorumluluk tam da yerinde kalır. Öte yandan bu durum, ırkçılığın yalnızca psikanalistlerin anlayabileceği kapalı bir alan olduğu anlamına da gelmez. Irkçılık; tarihsel, toplumsal, siyasal ve ekonomik boyutları olan karmaşık bir olgudur. Psikanaliz bu alanlardan yalnızca biridir—belki derinleştirir, ama tek başına açıklamaz.
Irkçılık bildiğimiz türden bir hastalık değil
Irkçılık bir hastalık mıdır? Bu soruya benim yanıtım ‘evet’tir. Çünkü ırkçılık; psikopatolojilerden tanıdığımız akıldışı genellemeler, yoğun duygulanımlar ve çoğu zaman gerçeklikle bağı zayıflamış bir düşünme biçimiyle kendini gösterir. Bu yönüyle bakıldığında, bir tür “bozulmuş algılama ve anlamlandırma” hali gibi görünür. İnsanlar, iç dünyalarında yaşadıkları çatışmaları dışarıya, yani ötekinin üzerine atarak kendi iç gerilimlerini kişilerarası ya da gruplar arası çatışmalara dönüştürebilirler. Böylece kişi, kendi iç sorununu ve çatışmasını kendisinden uzak tutar. Ancak burada temel bir çelişki ortaya çıkar: Eğer ırkçılık bir hastalıksa, neden ırkçı olan kişiler bu “hastalıkları” için yardım aramazlar? Psikolojik hastalık tanı sistemlerinde de “ırkçılık hastalığı” diye bir tanı yoktur; hiç kimseye “ırkçılık hastası” teşhisi konulamaz. Bu nedenle de hiç kimse “ben ırkçılık hastalığına yakalandım” diyerek terapiye gelmez. Bu bağlamda ırkçılığı doğrudan bir hastalık olarak adlandırmak sorunludur. Aslında burada doğrudan bir psikolojik hastalıktan değil, daha çok psikolojik bir örgütlenme biçiminden söz etmek gerekir. Yani ırkçılığı doğrudan bir “hastalık” olarak değil, patolojik bir ruhsal örgütlenme biçimi olarak düşünmek daha yerinde olabilir. Başka bir deyişle mesele, tekil bir semptomdan ziyade, benliğin ve dünyayla kurulan ilişkinin belirli bir tarzda örgütlenmesidir. Bu durum bizi önemli bir ayrım yapmaya zorlar. Psikolojik hastalıklarda kabaca iki durumdan söz edilebilir. Bazı hastalarda hastalık bilinci vardır ve bu kişiler iyileşmek, rahatlamak ve eski sağlıklarına kavuşmak için yardım isterler. Bu gruptaki kişiler acı çeker; hastalık onlar için ağır bir yüke dönüşür. Örneğin depresyonda yaşam sevinci, canlılık ve hareket duygusu kaybolur; kişi gündelik hayatını düzenlemekte zorlanır ve bu durum onda ciddi bir sıkıntı yaratır. Psikiyatrik anlamda hastalık çoğu zaman ego-distoniktir: Kişiye acı verir, işlevselliğini bozar ve değişme isteği doğurur. Kişi, yaşadığını yabancı ve rahatsız edici bulur.
Bu noktada sıkça karşılaşılan bir yanılgıya da değinmek gerekir: Terapiye başvuran kişiler çoğu zaman “eski hâlime........
