menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Lütfü Seymen’e saygı duruşu: Uğurlar olsun Cancağ’zım!

43 0
27.05.2025

Mayıstır en zalimi ayların, artık. Sırrı Süreyya’nın acısı yatışmamışken İsmail Lütfü Seymen göçünü topladı gitti. Artık biraz daha çorak bu ülke. Okur yazarlığa, kağıda kaleme dair heveslere, amaçlara can suyu verenlerdendi İsmail Lütfü Seymen. Sakallı Lütfü. Müteferrika Lütfü. Şeyh-ül Sahafiyun-u Anadolu, Kasmatonî Lütfü Bey. Mühürdar Lütfü. Papaz, Sahaf-ı El İnsaf. Cancağ’zım Lütfü…

Lakabı çoktu çünkü insanlarda çabucak iz bırakıyordu. Kendisine “Sahaf-ı Bî insaf” ve dükkanına “fesathane” derdi gülerek. İyi sahaf dükkanında önce devletin ama hemen yanında toplumun ve tabii ki yazar çizer taifenin çekiştirilmesi gerekirdi ona göre. Fesatlık yurttaşlığın, eleştiri entelektüelliğin, dedikodu ruhun gıdasıdır. Sahafiye kitap dediğin de bunların olduğu yerde alınır satılırdı ancak; bir de kedi ve baykuş gerekliydi tabii. Canlı baykuş dursa alır koyardı ama olmayınca da artık ikonlar, fotoğraflar, çizimlerle idare ederdi. Olmadı kendi çizerdi. Çünkü güzel çizerdi, resme kabiliyeti çoktu ama hevesi hep “iki kalas”a yani kitap tezgahına olmuştu.

Çok iyi bir sahaf, çok iyi bir insan, çok iyi bir dost değildi sadece, Türkiye’nin entelektüel hayatına görünür, görünmez büyük katkılar yapan bir adamdı. Bir kültür eri. Bir aşk adamı. Kitap, kitapçılık, sahaflık aşk işiydi ona göre. “Yaptığı hizmet büyük gördüğü takdir hiçti!” Sahaflığın yaşayan büyük ustalarından Emin Nedret İşli, Lütfü Seymen’in hatırasının önünde saygıyla eğildiğini beyan ettiği yazısına bu başlığı atmıştı. Elbette Emin Nedret İşli yerden göğe haklı fakat 35 yıllık arkadaşlığımız boyunca bir tek kere bile vefasızlıktan yakındığını işitmedim, kalender, çelebi adamdı Lütfü. Yüksek sermayeli kitapçılar, çok paralar kazanan yayıncılar, büyük bütçeler kullanan üniversiteler ölümünün ardından saygı duruşuna geçmediyse ufukları kültürle, sanatla, bilimle, kitapla değil, sermayeyle, devletle, güçle belirlendiği içindir. Vaktiyle kendisini “Tarihi eser kaçakçısı” diye yazmaya ar etmemiş medya yas gerektiğini algılayamadıysa aynı nedenledir.

Üstümde hakkı çoktur, tuz ekmek hakkı, kitap kalem hakkı, dostluk kardeşlik hakkı, komşuluk hemşerilik hakkı. Ona borcum bir yazıyla ödenecek gibi değil. Behçet Çelik’in güzel yazısında dediği gibi, ne kadar anlatsak yine de çok eksik kalır; bu da çok eksik bir portre girişiminden ibaret.

Üstümde hakkı olan üç sahaf iki yıl içinde gittiler. Hay kavminin çekingen, narin adamı “Hayalet Sahaf” Vahan (Kocaoğlu) Usta Ocak 2024’te 99 yaşında ahirete hicret eyledi. Bir başka “Şeyh-ül Sahafiyun”, üstelik bu sıfatı mutasavvıf, vaiz Hacı Muzaffer Özak’tan alan Halil Bingöl de bu yılın ocağında 78 yaşında Hakk’a yürüdü. Becerebildiğimce üstümdeki haklarını, iyiliklerine, güzelliklerine şahitliğimi dillendireceğim; Lütfü Seymen ile başlayacağım, notlar kısmının birinci ve ikinci bölümleri ise diğer iki ustaya ilişkin olacak.

Başlangıçta çokça kişisel görünürse yazdıklarım bağışlayın.

LÜTFÜ SEYMEN İLE KOMŞULUK VE HEMŞERİLİK

Fakülte öğrencisiyken 1987’de Kadıköy Kafkas Pasajı’nda, yani Moda Sineması pasajında bir sahaf (Eylül) dükkanında çalışmaya başladım. Dükkan sahibi öldürülmüştü, eşi (Kamuran hanım) küçük kızıyla beraber tek başına işlere yetişemiyordu. Tuncay Birkan ile İrfan Çiftçi aracı olmuşlardı. Hemen karşımdaki dükkan Sakallı Lütfü’nündü, bir yandan da Akmar Pasajı kuruluyordu, yeni pasaja önayak olan da Lütfü’ydü zaten.

Bir gün, ben telefondayken elinde bir kitapla içeri girdi. Normalde Türkçe konuşmayı sevmeyen, telefonda zaten hiç konuşamayan annemle konuşuyorduk. Konuşmam bitti. “Nerenin Kürdüsün cancağ’zım sen”, berrak mavi gözlerinin içi gülüyordu. “Çengelköy” dedim, “Sen nerenin Türküsün?” Kahkaha attı. “Hemşeriyiz. Üsküdar Cidelisiyim ben de.”

Aslında imtihana gelmişti. “Baksana, sen eski yazı okuyormuşsun doğru mu” dedi. “Matbaa harflerini okurum” dedim, “Yeter zaten. Başımıza alim mi olacaksın?” Kitabı uzattı. Köprülüzade Mehmed Fuad’ın “Fuzuli, hayatı ve eserleri”, ilk (1924) baskı. Önsözü okuyup getireyim dedim. Sonra hediye etti kitabı. Ev taşırken kitap kaybolunca içim sızladı. “Buluruz merak etme.” Göçünü toplamasa bulurdu muhakkak, dostlarını kıramadığından değil okura verdiği sözleri unutamadığından.

ZEKİ COŞKUN: İŞTAHLA KÜFÜR EDERDİ

Moda (Kafkas) pasajındaki komşuluğumuz sürekli öğrendiğim, sürekli şaşırdığım komşuluktu. Hiç bilmediğim, duymadığım küfürler de öğreniyordum. Üsküdar’da 1954’te okuma yazmayı bilip seven bir eve doğmuştu. Bir çığlıkla değil ağır bir küfürle dünyaya selam verdiği rivayet edilir. Üç yıl sonra aile memleketine, Cide’ye taşındı. Mithatpaşa Kız Enstitüsü mezunu annesi ona romanlar, öyküler okuyordu. Okul çağı gelmeden okuma yazmayı sökmüştü. Baba Ahmet İhsan Bey de okuma işlerini severdi, ekonomisi zayıf ama kültürel damarı Rıfat Ilgaz yetiştirecek kadar güçlü bir şehirde gazete bayiliği yapıyordu. Zaten Rıfat Ilgaz’ın yakın arkadaşıydı. Bir gün “Deli Sabri” nam bir emekli gazeteci ve siyasetçi Ahmet İhsan’a, “Sizin çocuk çok okuyor. Benim kitapları al okusun” dedi. Yoksa çöpe atacaktı. Az buz değil, 2000-2500 kitap girmişti eve tek seferde.

Daha bebe sayılacağı ilkokul zamanlarında çizgi roman (Teksas-Tommiks) satmaya/kiralamaya da başlamıştı; ama bir tüccar değil kitap dostu ve erbabı yetişiyordu. İlk ve orta mektebi burada okudu. Cide has entelektüel yetiştiren bir güzel bir şehirdi ama elbette sokaklarında küfrün de eksik olmadığı bir yerdi; “Kütükte Kastamonu yazıyor, orada küfür etmeyi öğrenmezsin, etmemeyi öğrenirsin.” Yani aslında küfürbaz olan Kastamonî Lütfü Bey idi yoksa Sakallı Lütfü değil. Lütfü zarif adamdı.

Ciddi bir uzman gibi küfür derlerdi. Çok güzel küfür ederdi elbette. Küfür sevmeyen Mehmet Ö. Alkan, “Küfrün yakıştığı nadir insanlardandı” diye yazdı ölüm haberini aldıktan sonra. Cenazede karşılaştığımız Zeki Coşkun: “İştahla küfür eden adamdı. Bu kadar iştahla küfür eden başka adam görmedim.” Zeki görmediyse yoktur. Bu iştah onu Can Yücel’in küfür şımarıklığına götürmezdi, “küfür yakışırdı” çünkü olura olmaza küfür eden, ağzı bozuk nadanlardan değildi. Yeri, zamanı, ortamı uygun olmadan bırakın küfretmeyi, konuşmayı bile sevmezdi. Küfürbazların çoğunda göreceğiniz cinsiyetçiliği de göremezdiniz Lütfü’de. Eşitlikçi adamdı Lütfü.

HUKUK TALEBESİNE ADALET DERSİ

Komşuluk yaptığım kısa süre içinde bana her fırsatta meslek inceliklerini öğretti. Fiyatlama, kime nasıl davranılacağı, kime ne satılacağı, ne satılmayacağı. Hangi alanda hangi kitapların önde geldiğini. Okurun ilgisini, hedeflerini, huyunu suyunu iyi öğrenmek gerektiğini, hangi okura ne gerektiğini sürekli düşünmek gerektiğini…

Durmadan “gerek”ler, icaplar öğreniyordum, en güzel ders en ağır, tatsız olandı: Bir gün çok genç bir okur onun dükkanın önündeki sergiden bir kitabı çaldı, atılıp yetiştim. Elimde kitapla geri döner dönmez Sakallı Lütfü ile göz göze geldik. Dükkânın orasına burasına asılı baykuş görsellerindeki gibi gözünü bana dikmiş bakıyordu. “Bok yedin birader!” Birader küfürdü. Yüzü gülüyordu ama sesi hiç gülmüyordu. “Ben bilmiyor muyum çalanı durdurmayı.” Öfkelenmişti. “Alıp karakola götürseydin.” Baykuş avını yakalamış, havada silkeliyordu. Şaşırmıştım. Gerildiğimi anladı. “İki çay söyle de ifadeni dükkanında alayım senin.”

İçeri geçip oturduk. İşgüzarlığıma pişman olmuştum zaten. “Cancağ’zım, ekmek çalanın çaresizliğini bilmeyenden sahaf olur mu hiç?” Ekmek? “Karnı aç olmayan ekmek çalmaz. Ruhu aç olmayan kitaba el uzatmaz. Hırsızlık sevmiyorsan hediye........

© Artı Gerçek