EKSİK OKUNAN BİR SÜREKLİLİK: CUMHURİYET VE TÜRK KİMLİĞİ
Cumhuriyet’in kimlik politikalarını yalnızca “kopuş” ve “dayatma” kavramlarıyla açıklayan yaklaşımlar, Türk adının tarihsel sürekliliğini, Osmanlı’dan devralınan fikrî mirası ve modern devletin kurucu zorunluluklarını yeterince hesaba katmamaktadır. Bu yazı, erken Cumhuriyet uygulamalarını tarihsel derinlik içinde yeniden değerlendirmeyi amaçlamaktadır.
Tarık Çelenk’in Sonhaber Gazetesinde yayımlanan yazısı, modern devletlerin geleneği yeniden kurduğu yönündeki yerinde bir tespitten hareketle Cumhuriyet’in erken dönem uygulamalarını sert ve yukarıdan aşağıya yürütülen bir kimlik mühendisliği olarak değerlendirmektedir. Ancak bu yaklaşım, Türk kimliğinin Cumhuriyet’ten önceki uzun tarihsel seyrini, Osmanlı entelektüel dünyasında gelişen milliyetçilik düşüncesini ve yeni kurulan bir devletin kaçınılmaz merkezîleşme reflekslerini göz ardı etmektedir. Devletlerin gelenekleri seçerek yeniden üretmesi olağandır; fakat bu durum her yeniden inşanın köksüz olduğu anlamına gelmez. Cumhuriyet’i neredeyse sıfırdan bir kimlik icadı gibi sunmak, Türk adının ve siyasal aidiyetinin bin yılı aşan sürekliliğini arka plana itmektedir.
Türk adı, yalnızca 20. yüzyılın siyasal dili içinde ortaya çıkmış bir kavram değildir. Orhun Yazıtları’nda devlet adı olarak geçen “Türk”, erken dönemlerden itibaren siyasî ve askerî bir birlik fikrini temsil eder. Alp Er Tunga, Mete ve Bilge Kağan gibi figürler etrafında şekillenen hâkimiyet anlayışı; ortak dil ve töre vurgusu, güçlü bir tarihsel kimlik bilincine işaret eder. İslâmî dönemde de bu süreklilik kopmaz. Karahanlılardan Osmanlı’ya uzanan hatta Türk adı kimi zaman çok uluslu bir imparatorluk yapısı içinde üstü örtülü........
