Zihin sarayı inşası
Aslında hiçbiri değil. Doğduğumuz andan itibaren yedi gün yirmi dört saat, kesintisiz olarak vakit geçirdiğimiz tek bir yer var; zihnimizin içi. Madem ömrümüzün tamamı bu görünmez dört duvar arasında geçiyor, o halde kendimize sormamız gereken basit ama hayat kurtaran bir soru var: Zihnimizin içi aydınlık bir saray mı, yoksa karanlık bir zindan mı? Bu hafta, zihnimizin iç mimarisini yeniden tasarlayarak hayatı kendimize ve çevremize nasıl daha kolay, daha yaşanabilir kılacağımızı konuşalım istedim.
Sürekli içinde yaşadığımız bu zihni bir saraya çevirmek, lüks değil ruhsal bir ihtiyaçtır. Gittiğimiz her yere, girdiğimiz her ortama bu sarayın kralı ya da kraliçesi gibi gitmeliyiz. Yanlış anlaşılmasın; bu başkalarına tepeden bakmak veya kibre kapılmak anlamına gelmiyor. Aksine bu, kişinin kendisine duyduğu özsaygının, etrafına sunacağı hoşgörünün ve sarsılmaz bir özgüvenin temelidir. Kendine ait ferah bir zihin sarayı inşa eden insan, dışarıdaki fırtınalardan daha az etkilenir. Kendi değerini bilir ve girdiği her odaya bu sessiz ama güçlü aurasıyla adım atar. Bu da bize insan ilişkilerimizde müthiş bir kolaylık sağlar.
Peki ya aksi olursa? Zihnimizi kendi haline bırakırsak ne yaşarız? Maalesef insan zihni,........
