Zihin sarayı inşası
Aslında hiçbiri değil. Doğduğumuz andan itibaren yedi gün yirmi dört saat, kesintisiz olarak vakit geçirdiğimiz tek bir yer var; zihnimizin içi. Madem ömrümüzün tamamı bu görünmez dört duvar arasında geçiyor, o halde kendimize sormamız gereken basit ama hayat kurtaran bir soru var: Zihnimizin içi aydınlık bir saray mı, yoksa karanlık bir zindan mı? Bu hafta, zihnimizin iç mimarisini yeniden tasarlayarak hayatı kendimize ve çevremize nasıl daha kolay, daha yaşanabilir kılacağımızı konuşalım istedim.
Sürekli içinde yaşadığımız bu zihni bir saraya çevirmek, lüks değil ruhsal bir ihtiyaçtır. Gittiğimiz her yere, girdiğimiz her ortama bu sarayın kralı ya da kraliçesi gibi gitmeliyiz. Yanlış anlaşılmasın; bu başkalarına tepeden bakmak veya kibre kapılmak anlamına gelmiyor. Aksine bu, kişinin kendisine duyduğu özsaygının, etrafına sunacağı hoşgörünün ve sarsılmaz bir özgüvenin temelidir. Kendine ait ferah bir zihin sarayı inşa eden insan, dışarıdaki fırtınalardan daha az etkilenir. Kendi değerini bilir ve girdiği her odaya bu sessiz ama güçlü aurasıyla adım atar. Bu da bize insan ilişkilerimizde müthiş bir kolaylık sağlar.
Peki ya aksi olursa? Zihnimizi kendi haline bırakırsak ne yaşarız? Maalesef insan zihni, kendi haline bırakıldığında negatife odaklanmaya, tehlike aramaya meyillidir. Müdahale etmezsek zihnimiz kaos, korku ve endişelerle dolu bir zindana dönüşür. İşin en kötü yanı ise bu zindanın bizimle her yere gelmesidir. Tatile de çıksanız, en sevdiğiniz dostlarınızla masaya da otursanız, o karanlık sizinle seyahat eder. En güneşli günlerde bile kendi yarattığınız o duvarların arasında kalır, etrafınızdaki güzellikleri göremezsiniz.
Elbette hepimiz insanız ve duygudan ibaretiz. Akşam evde tek başımıza kaldığımızda, koltuğa kıvrılıp biraz karamsarlığa kapılmanın, hafif bir melankolinin tadını çıkarmanın pek tabii kimseye zararı yok. Bazen kendi içimize çekilmek de iyileşmenin bir parçasıdır. Ancak bu ruh halini sürekli bir yaşam tarzı haline getirmek, zihnimizdeki o kronik kaosu sürdürmek sadece bizi yormakla kalmaz; farkında olmadan etrafımızdakileri de tüketir. Sürekli şikayet eden, her olayda en kötüyü gören, bitmek bilmez bir endişe yayan enerji etrafımızdakiler için oldukça yıpratıcıdır. Çevremizdeki pek çok insan sırf nezaketinden dolayı yüzümüze bir şey demez, bizi kırmak istemezler. Ancak o yorucu enerjiden kaçmak için bahaneler üretir ve yavaş yavaş, sessizce hayatımızdan uzaklaşırlar. Kimse her gün fırtına kopan bir limana demirlemek istemez.
Bunu önlemek ve zihni bir saraya çevirmek için hayatımızı kolaylaştıracak birkaç ufak tüyo ile başlayabiliriz. Öncelikle zihinsel çöpleri atmak şarttır. Evimizi nasıl düzenli olarak temizliyorsak, zihnimizi de temizlemeliyiz. Bize hizmet etmeyen eski kinleri, başkalarının ne düşüneceği endişesini ve artık değiştiremeyeceğimiz geçmiş olayları zihnimizden söküp atmalıyız. İkinci adım olarak fiziksel duruşumuzdan güç alabiliriz. Zihin ve beden kopmaz bir bağla birbirine bağlıdır. Omuzlarımızı dikleştirip, derin bir nefes alarak bir ortama o sarayın sahibi gibi girdiğimizde, bedenimiz zihnimize güvende ve değerli olduğumuz mesajını gönderir. Son olarak, karamsarlığa bir süre sınırı koymak oldukça işe yarar bir yöntemdir. Evde yalnızken karamsarlaşmak elbette serbest, ancak buna bir zaman çizmek gerekir. Belirli bir süre o duyguyu yaşayıp, ardından üzerimizdeki o ağır örtüyü atarak ayağa kalkmayı bilmeliyiz.
Unutmayalım ki zihnimiz bizim tek gerçek evimiz. Orayı güzelleştirmek, aydınlatmak ve kendi tahtımıza oturmak bizim elimizde. Biz kendi değerimizi bilip zihnimizi ferahlattığımızda, dünya da bize hak ettiğimiz o saygıyı ve kolaylığı mutlaka sunacaktır.
