Medreseler tehdit değil, mirastır
Son yıllarda medreseler yeniden tartışma konusu oluyor. Kimileri bu kurumları çağ dışılığın, gericiliğin ve kapalı zihniyetin sembolü olarak görüyor; kimileri ise varlıklarını başlı başına bir tehdit olarak değerlendiriyor. Oysa medrese meselesine ideolojik reflekslerle değil, tarihsel ve sosyolojik gerçeklerle yaklaşmak gerekir. Çünkü medrese, yalnızca bir eğitim kurumu değil; yüzyıllar boyunca bu coğrafyanın ilim, dil, kültür ve toplumsal hafızasının önemli taşıyıcılarından biri olmuştur.
Medreseler Osmanlı'dan çok önce İslam medeniyetinin ilim geleneğinin önemli kurumlarıydı. Semerkant'tan Buhara'ya, Bağdat'tan Konya'ya uzanan geniş coğrafyada dinî ilimlerin yanı sıra mantık, matematik, astronomi, tıp, felsefe, tarih ve edebiyat gibi alanlarda eğitim verilmiştir. Bu nedenle medreseyi yalnızca “din eğitimi verilen yer” şeklinde tanımlamak, tarihsel gerçekliği fazlasıyla daraltmaktır.
Özellikle Doğu ve Güneydoğu Anadolu'daki Şark medrese geleneği, bu mirasın kendine özgü bir biçimini oluşturmuştur. Köy medreselerinde talebelerin iaşesi çoğu zaman köy halkı tarafından karşılanmış; bir aile bir talebenin günlük yemeğini üstlenmiştir. “Tayin” veya “râtıb” olarak bilinen bu dayanışma, medreselerin toplumla kurduğu güçlü ilişkinin göstergelerinden biridir.
Bu medreselerin bir başka önemli özelliği ise Kürt dili ve edebiyatının yaşatılmasına yaptıkları katkıdır.
Bunu söylerken başka bir dili küçümsemeye veya tarihsel bir rekabet üretmeye gerek yoktur. Türkçe nasıl kendi kültürel kurumları içerisinde korunmuş ve geliştirilmişse, Kürtçe ve Zaza’ca da kendi toplumsal zeminlerinde yaşatılmıştır.
Kürtçe klasik edebiyatın önemli isimleri arasında medrese geleneğiyle yetişmiş Melayê Cizîrî, Feqiyê Teyran ve Ehmedê Xanî gibi isimler bulunmaktadır. Ehmedê........
