Kadını ailesinden koparmak özgürlük değil, yalnızlığın ideolojisidir
Kadın özgürlüğü adına bugün öyle sloganlar dolaşıma sokuluyor ki, insan bir noktadan sonra sloganın ne söylediğinden çok, neyi gizlediğini sorgulamak zorunda kalıyor.
“Kadın kimsenin karısı değildir.”
“Kadın kimsenin annesi değildir.”
“Kadın kimsenin kızı değildir.”
“Kadın kimsenin namusu değildir.”
Bu cümlelerin bazıları, kadını bir erkeğin mülkü olarak gören zihniyete karşı söylendiğinde elbette haklı bir itiraz taşır. Kadın kimsenin malı değildir. Eşinin, babasının, ağabeyinin veya başka bir erkeğin iradesine teslim edilmiş bir eşya hiç değildir. Kadının aklı, iradesi ve onuru vardır.
Fakat modern çağın en büyük yanılgılarından biri, mülkiyet ilişkisini reddetmekle aidiyet ilişkisini de reddetmeyi birbirine karıştırmaktır.
Kadının “kimsenin malı olmaması”, “kimseyle bağı olmaması” anlamına gelmez.
İşte tartışmanın düğümlendiği yer burasıdır.
Bir kadının eş olması onu köleleştirmez. Anne olması onu değersizleştirmez. Kız evlat olması kişiliğini ortadan kaldırmaz. Kardeş olması iradesini yok etmez. Aksine insan, yalnızca “ben” diyerek değil, “biz” diyebildiği ilişkiler içerisinde de kendisini gerçekleştirir.
Modern bireycilik ise zaman zaman insana şu yanılsamayı pazarlıyor: Ne kadar az bağın varsa, o kadar özgürsün.
Oysa bu, özgürlüğün değil, yalnızlığın felsefesidir.
İnsan ailesinden, dostlarından, eşinden, çocuklarından ve toplumundan tamamen koparıldığında daha özgür değil; çoğu zaman daha savunmasız hale gelir. Çünkü insan yalnızca ekonomik ihtiyaçları olan bir canlı değildir. Sevgiye, güvene, aidiyete, dayanışmaya ve anlamlı ilişkilere de ihtiyaç duyar.
Bu gerçeği kadın söz konusu olduğunda inkâr etmek, kadını özgürleştirmek değil; onun insanî tabiatını ideolojik bir kalıba sıkıştırmaktır.
Burada “namus” meselesi de........
