Kendimize geç kaldık
Karmaşık zamanlarımız olabiliyor. Dünyayı değiştirebileceğimizi bile bile denizlere yelken açmıyoruz. Oturup düşünmeye hiçbirimizin vakti yok; oysa her şey zaman için değil miydi? Bir yanımız ölüm, bir yanımız gökyüzü… Ne anlaşılmaz kapılar açtık kendimize. Terk edip gitmek amaç değil miydi? Bir sonbahar sabahında çayımızda tüten buhar kaç kıtayı birleştirir, kaç uzaklığı birbirine yaklaştırır? Hesabın yanılgısı olmazdı elbette; inanmak vardı cebimizde. Belki de en başa dönmenin zamanı gelmiştir. Masmavi bir ormanın altında oturup diyalektiği konuşmanın vakti hala geçmedi.
Elbette Herakleitos ve Hegel, düşüncenin o bitmek bilmeyen karmaşıklığında bizlere bir pay bıraktılar. Biz ise huzursuz olmanın verdiği angaryayı taşıyoruz. Belki yarın, belki yarın… Ne bitmez bir anmış şu hayat. Umutları tüketmenin verdiği cesaretle yakarışların, gözyaşlarının neticesini hesaba katmadık. Yıkılmış dünyaları uzaktan izlemenin verdiği statik ahlakı doğru sandık. Yanlış türettiğimiz ahlakın içinde kendimize doğru bir haz aradık. Belki de insan, en çok kendi kurduğu ahlaki duvarların arasında kayboluyordu.
Ne büyük yarınlarımız vardı. Kelebek kıpırtısı kadar hafif, dilin vurabildiği kadar ağır… Tükettik. Ne yana dönsek bir uğultu var; kimsenin sesi yüksek çıkmıyor. Suç işlemenin endişesi, suça ortak olmanın acısı var yüzlerde. Ölüm bizi kovalıyorken oturup asırlarca tartıştık. Yetmiş yılda bir her şey değişmiyor muydu? İçimizdeki bağırışlar hiç dinmedi; üzerimize uzunca bir matem kapandı, güneşimizi kararttı. Ama havlu atma sırasında değiliz. Çünkü insanın bütün yenilgilerine rağmen içinde taşıdığı küçük bir direnç vardır ve bazen bütün bir dünyanın kaderini o küçücük direnç değiştirir.
Dikotomik........
