Kur’an Ayetlerini Değişen Evren Bilgisiyle Yeniden Düşünmek
Köşe Yazıları Diş Hekimliği Eczacılık Edebiyat Eğitim Fen Güzel Sanatlar ve Tasarım Hemşirelik Hukuk İktisadi ve İdari Bilimler İlahiyat İletişim İnsan ve Toplum Bilimleri İşletme Mimarlık Mühendislik Orman Sağlık Bilimleri Siyasal Bilgiler Spor Bilimleri Tarih Tıp Veteriner Ziraat
Güzel Sanatlar ve Tasarım
İktisadi ve İdari Bilimler
İnsan ve Toplum Bilimleri
Fikri görünür kılan kalem; kalemi anlamlı kılan istikrardır.
Kur’an Ayetlerini Değişen Evren Bilgisiyle Yeniden Düşünmek
Nûr 35 ve Evreni Yeniden Düşünmek
Bir yazı dizisinin nereye gideceğini bazen baştan söylemek gerekir. Özellikle fizik, felsefe, İslam düşüncesi ve vahiy gibi birbirinden farklı bilgi alanları arasında hareket edilecekse, okuyucunun önünde bir yol haritasının bulunması daha da önemlidir. Aksi hâlde art arda gelen yazılar, aynı araştırmanın farklı aşamaları olmaktan çok birbirinden bağımsız konular gibi görünebilir.
Bu yazı dizisinin merkezinde yer alan metinlerden biri Nûr Suresi’nin 35. ayetidir:
“Allah göklerin ve yerin nurudur. O’nun nurunun misali, içinde bir kandil bulunan bir niş gibidir. Kandil bir cam içindedir; cam sanki inci gibi ışıldayan bir kevkebdir[i]. O kandil, ne doğuya ne batıya ait mübarek bir zeytin ağacından yakılır. Onun yağı, kendisine ateş değmese bile neredeyse ışık verecek gibidir. Nur üstüne nur. Allah dilediğini nuruna yöneltir. Allah insanlara misaller verir. Allah her şeyi bilendir.” Nûr, 24:35
Bir Ayetten Açılan Büyük Tartışma
Nûr 35, İslam düşünce tarihinde yalnızca ışık üzerine kurulmuş güçlü bir temsil olarak okunmadı. Ayette geçen nûr, mişkât, misbâh, zücâceve “nûrun alâ nûr” ifadeleri; bilgi, görünürlük, varlık, yaratılış, ilahî kaynak ve kozmik düzen üzerine yürütülen çok daha geniş tartışmaların içine girdi.
Elbette İslam düşüncesindeki büyük kozmolojik ve ontolojik sistemlerin tamamını tek bir ayetten çıkarmak doğru olmaz. Meşşâî filozofların sudûr anlayışı, Eş‘arî kelâmının yaratma ve nedensellik görüşü, İşrâkîlerin nurlar hiyerarşisi ve daha sonraki vahdet-i vücûd eksenli metafizikler farklı kaynaklara, yöntemlere ve ontolojik kabullere dayanıyordu. Bununla birlikte Nûr 35, varlık ile ilahî kaynak arasındaki ilişkinin düşünüldüğü en güçlü Kur’anî odaklardan biri hâline geldi.
Gazzâlî’nin Mişkâtü’l-Envârı bunun en açık örneklerinden biridir. Nûr burada yalnızca fiziksel ışık değildir; görme, bilgi, akıl ve varlık arasında katmanlı bir düşünme aracına dönüşür. İşrâk düşüncesinde ise nur çok daha kapsamlı bir ontolojik dil kazanır. Sühreverdî’nin düşüncesinde varlığın dereceleri nurların dereceleri üzerinden ifade edilir.
Meşşâîler, kelâmcılar, İşrâkîler ve vahdet-i vücûd düşünürleri aynı sonuca ulaşmadılar. Zaten onları ilginç kılan da budur. Benzer büyük soruların çevresinde birbirinden farklı varlık ve evren tasavvurları geliştirdiler.
Peki bu büyük soruları modern bilimin ortaya çıkardığı evren içinde yeniden düşünebilir miyiz?
Bugün Başka Bir Evren Tasavvurunun İçindeyiz
Klasik İslam düşünürlerinin yaşadığı çağın fizik ve kozmolojisi ile bugünkü bilimsel evren tasarımımız aynı değildir. Bugün maddeyi yalnızca birbirine çarpan katı parçacıklardan oluşmuş bir yapı olarak düşünmüyoruz. Kuantum alanlarından söz ediyoruz. Parçacıkları, belirli koşullarda alanların uyarımları olarak tanımlıyoruz. Parçacık bulunmadığında bile kuantum alanlarının ortadan kalkmadığını görüyoruz. “Boşluk” dediğimiz şey bizi kuantum vakumu gibi son derece incelikli bir fiziksel kavrama götürüyor.
Uzay ve zaman da artık olayların üzerinde gerçekleştiği değişmez bir sahne değildir. Genel görelilik, uzay-zamanın madde ve enerjiyle birlikte dinamik bir yapı olduğunu gösterdi. Evren durağan değildir; genişlemekte, değişmekte ve fiziksel bir tarih taşımaktadır.
Bugün yalnızca evrenin yapısı hakkında değil, onun tarihi hakkında da geçmişe kıyasla çok daha kapsamlı bir bilgiye sahibiz. Yıldızların, galaksilerin, elementlerin ve gezegenlerin kozmik bir geçmiş içinde oluştuğunu biliyoruz. Dünya artık kozmosun merkezinde duran ayrıcalıklı bir sahne olarak değil, çok daha büyük bir kozmik tarihin içinde ortaya çıkmış bir gezegen olarak görülüyor.
Dolayısıyla bugün “Evren nedir?” diye sorduğumuzda, klasik çağdaki bir filozofun veya kelâmcının karşısında bulunan bilimsel dünya tasvirinden oldukça farklı bir tabloyla karşı karşıyayız.
Fakat bazı büyük sorular ortadan kalkmış değildir. Varlık sürekli midir? Zaman nedir? Nedensellik zorunlu mudur? Fizik yasalarının ontolojik statüsü nedir? Boşluk gerçekten boş mudur? Kozmik düzen ne anlama gelir? Evrenin düzeni ile onu betimleyen fizik yasaları arasındaki ilişki nasıl düşünülmelidir?
Kur’an’ın yaratılış, gökler ve yer, nûr, emr, takdir, mizan ve benzeri kavramlarla açtığı düşünme alanı, modern bilimin ortaya koyduğu bu evren ve onun tarihi karşısında nasıl yeniden ele alınabilir?
Kur’an’ı Değişen Evren Bilgisiyle Yeniden Düşünmek
Bizden önceki Müslüman düşünürler Kur’an’ı yaşadıkları çağın bilgi dünyasından kopuk biçimde okumadılar. Dönemlerinin astronomisi, fiziği, felsefesi ve kozmolojisi onların Kur’an üzerine düşünme biçimlerini de etkiledi. Yer merkezli bir evren tasarımının hâkim olduğu çağlarda gökler, yer, hareket, zaman ve yaratılış üzerine düşünürken doğal olarak o dönemin bilinen kozmosunu dikkate aldılar.
Bu durum onların yorumlarını değersizleştirmez. Tam tersine, büyük İslam düşünce geleneklerinin önemli bir başarısı, vahyin metni ile kendi çağlarının bilgi dünyası arasında ciddi bir düşünsel ilişki kurabilmiş olmalarıdır. Meşşâîler bunu kendi felsefî sistemleri içinde yaptılar; kelâmcılar başka bir ontolojik çerçeve geliştirdiler; İşrâkîler farklı bir yol izlediler. Aynı metin ve aynı evren sorusu karşısında birbirinden farklı modeller ortaya çıktı.
Bence bugün yapılması gereken, onların yaptığını yalnızca tekrarlamak değil; onların üstlendikleri düşünsel sorumluluğu kendi çağımızda yeniden üstlenmektir.
Çünkü artık evren hakkında onların sahip olmadığı bir bilgi dünyasının içindeyiz. Yer merkezli kozmostan genişleyen evrene, değişmez göklerden kozmik tarihe, klasik maddeden kuantum alanlarına, mutlak zamandan dinamik uzay-zamana geçtik. Evren yalnızca daha büyük görünmüyor; evrenin ne olduğuna dair kavramsal çerçevemiz de değişmiş durumda.
Bu nedenle Kur’an’ın kevnî ayetlerini artık yalnızca geçmiş kozmolojilerin kavramları içinde düşünmek yeterli değildir. Geçmiş yorumları kendi bağlamlarında anlamalı, onlardan öğrenmeli; fakat aynı zamanda vahyin açtığı soruları bugünkü evren bilgisi ve bugünkü evren tarihi karşısında yeniden sormalıyız.
Mesele Kur’an’ı “modernleştirmek” değildir. Mesele, Kur’an üzerine düşünme faaliyetini değişen evren bilgimiz karşısında canlı tutmaktır.
Bence burada asıl görevimiz şu cümlede özetlenebilir:
Önceki Müslüman düşünürler Kur’an’ı kendi çağlarının evreni içinde düşündüler; bugün bize düşen, aynı düşünsel cesareti çağdaş evren ve onun tarihi karşısında yeniden göstermektir.
Ne Yapmaya Çalışmıyoruz?
Burada sınırımızı baştan açıkça koymak gerekiyor. Bu yazılarda Kur’an ayetlerinden modern fizik teorileri çıkarmaya çalışmayacağız. Nûr 35’in kuantum fiziğini, başka bir ayetin genel göreliliği veya modern kozmolojiyi yüzyıllar öncesinden haber verdiğini göstermeye çalışmayacağız. Bir fizik teorisini bir ayetle “doğrulamak” da istemiyoruz.
Çünkü böyle bir yaklaşım hem modern bilimin yöntemini hem de vahyin dilini gereğinden fazla daraltır. Üstelik bilimsel teoriler değiştikçe ayetlerin anlamını da değişen teorilere bağlama tehlikesi doğurur.
Kur’an’ın amacı fizik teorileri geliştirmek değildir. Fakat bundan, Kur’an’ın tabiat, yaratılış, zaman, gökler, yer, ışık, ölçü ve düzen hakkında açtığı düşünme alanlarının evren tasavvurumuz açısından önemsiz olduğu sonucu........
