menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Ya Gerekçe Ya Bahane!

3 0
previous day

{vendor_count} satıcılarını yönetin

Bu amaçlar hakkında daha fazla bilgi edinin

Köşe Yazıları Diş Hekimliği Eczacılık Edebiyat Eğitim Fen Güzel Sanatlar ve Tasarım Hemşirelik Hukuk İktisadi ve İdari Bilimler İlahiyat İletişim İnsan ve Toplum Bilimleri İşletme Mimarlık Mühendislik Orman Sağlık Bilimleri Siyasal Bilgiler Spor Bilimleri Tıp Veteriner Ziraat

Güzel Sanatlar ve Tasarım

İktisadi ve İdari Bilimler

İnsan ve Toplum Bilimleri

Fikri görünür kılan kalem; kalemi anlamlı kılan istikrardır.

Ya Gerekçe Ya Bahane!

İnsanın varlık sahnesindeki serüveni, harici etkenlerin veya içgüdülerin önünde yahut peşinde tümüyle edilgen ve pasif bir sürüklenme olmadığı gibi hiçbir ontolojik sınıra tabi olmayan, tamamen soyut ve mutlak manada serbest ve özgürce ilerleyen bir süreç de değildir. Bir önceki yazımızda dile getirdiğimiz üzere insan, ihtiyaçlar ile imkânlar arasında gerilen o görünmez hassas ipte yürümeye çalışan mukayyet bir varlıktır. Bu yürüyüşün temel dinamiği ise insanın derununda durmaksızın gerçekleştirdiği “anlam ve değer arayışı”dır. Bu arayış, insanın hem en temel ihtiyacı hem en büyük imkânıdır.

“Ah Hakkı” ve YZK Formülü başlıklı yazımızdan hatırlanacağı üzere, hayat dediğimiz bu dinamik ilişkiler ağında her birimiz birçok ilişkiye taraf oluruz. Müdahil olduğumuz her ilişki, özünde hayatın ritminde kendimize has bir iz bırakma arzusu, yani bir “besteleme” çabası taşır. İşte bu fıtri/yapısal özellik nedeniyle, akli yetileri yerli yerinde olan hiçbir insan, anlamlandırmadığı, değer atfetmediği veya nedensiz bıraktığı bir boşlukta söyleyemez, eyleyemez, davranamaz. Söylediğimiz her sözü, hayata geçirdiğimiz her fiili haklı çıkarmak, arkasında durabilmek ve bir şekilde sahiplenmek adına onu mutlaka bir “nedene/gerekçeye bağlamak” gibi köklü bir eğilime, hatta kaçınılmaz bir psikolojik ve varoluşsal ihtiyaca sahibizdir.

O kadar ki, insan sarfettiği bir söze ve gerçekleştirdiği bir eyleme rasyonel/makul ve ahlaki açıdan tahkim edilmiş hakiki bir “gerekçe” bulamadığında, ahlaki bir zafiyete düşmek pahasına, bahane düzeyinde bile olsa ona bir neden iliştirmekten geri duramaz. Çünkü her gerekçelendirme veya bahane üretme girişimi özünde bir anlamlandırma çabası olup, sağlıklı insan zihni, gerekçesizliğin ve dayanaksızlığın yani anlamsızlığın yol açacağı “hiçlik”in o buz kesen soğukluğuna dayanamaz; kusurlu da olsa bir bahanenin sıcaklığına sığınır.

Bu mülahaza, bizi kaçınılmaz olarak bir “ilişkisel bütünlük” tasavvuruna ulaştırır. Anlam ve değer arayışı, yalıtılmış bir benliğin kendi içine kapanarak ürettiği bir monolog değil; özne ile nesne, ben ile öteki, insan ile varlık arasında kurulan köprülerin oluşturduğu bütünsel bir diyalogdur. Bu ilişkisel bütünlük içinde her bir unsur, diğerinin anlam haritasına dokunur ve onu etkiler; bunu da ancak insan fark eder, keşfeder.

Karmaşık ve sıkıntılı durumlar karşısında sıklıkla rahmetli babamın “Bakışa göre nakış!” deyişi canlanır zihnimde. İlk bakışta basit bir görecelilik veya epistemolojik perspektif/bakış açısı farkı olarak okunabilecek olan bu hikmetli söz, esasında, bizim ilişkisel bütünlükçü anlam ve değer tasavvurumuz bakımından, her bir insanın varlığa kendi durduğu nişten bakarak ona kendince bir anlam ve değer yükleme, ondan kendine has bir nakış üretme ihtiyacının ve imkânının ilanı olmaktadır. Her birimiz hakikatin bir cüzüne muhatap olur, oradan bir neden devşiririz; ancak kâmil/yetkin bir duruş, bu parçalı nakışların ve farklı bakışların varlığını kabul edip, onları kapsayıcı, bütünlüklü bir felsefi perspektifle harmanlayabilmekte yatar.

Aynı şekilde, felsefe dünyamızın kıymetli çınarlarından Prof. Dr. Mahmut Kaya Hocamızın o nükte dolu hatırasında geçen “küçük Kemal’in gerekçe arayışı” da bu insani durumun en saf, en yalın, en arkaik laboratuvar örneğidir. İki buçuk-üç yaşlarında, yeni konuşmaya başlayan küçük Kemal, Hocanın, adını doğru söylemesi halinde kendisine vermeyi vadettiği avucundaki metal paraları elde etmek istemekte, fakat dilsel sınırları gereği “para” kelimesini doğru telaffuz edemeyeceğini (“paya” diyeceğini) de bilmektedir. Yaşadığı o yakıcı zihinsel kıvranmanın ardından, elindeki çubuğu Hocaya uzatarak “Söyleyeyim ama ev elimde bu vay” demesi, sıradan bir çocuk kurnazlığı veya basit bir kaçış stratejisi değildir. Kemal, uyanmakta olan anlam ve değer bilinciyle, yetersizliğini nesnel dünyadan seçtiği bir nesneye (çubuğa) bağlayarak eylemini........

© Akademik Akıl