Ahlaki Çürüme ve Enflasyon: Hangisi Diğerini Doğurur?
Köşe Yazıları Diş Hekimliği Eczacılık Edebiyat Eğitim Fen Güzel Sanatlar ve Tasarım Hemşirelik Hukuk İktisadi ve İdari Bilimler İlahiyat İletişim İnsan ve Toplum Bilimleri İşletme Mimarlık Mühendislik Orman Sağlık Bilimleri Siyasal Bilgiler Spor Bilimleri Tıp Veteriner Ziraat
Güzel Sanatlar ve Tasarım
İktisadi ve İdari Bilimler
İnsan ve Toplum Bilimleri
Fikri görünür kılan kalem; kalemi anlamlı kılan istikrardır.
Ahlaki Çürüme ve Enflasyon: Hangisi Diğerini Doğurur?
İktisat tarihinin ve ahlak felsefesinin kesişim noktasında duran en çetin meselelerden biri, paranın itibari değeri ile insanın ve toplumun varoluşsal değer dünyası arasındaki girift ilişkidir.
Varoluşsal Bir Çürüme Sarmalı
Enflasyon, ilk bakışta satın alma gücünün zayıflaması ve fiyatların genel düzeyinin kontrolsüz biçimde yükselmesi şeklinde beliren iktisadi bir gösterge gibi görünse de özünde toplumsal mutabakatı, adalet hissini ve itimat/güven zeminini içten içe kemiren ahlaki ve varoluşsal bir tefessüh/çürüme sürecidir.
Enflasyon-ahlak ilişkisini kavrayabilmek, bu iki olgu arasındaki karşılıklı sebep-sonuç-sebep dinamiğini deşifre etmekle mümkündür. Zira enflasyon, sanıldığı gibi yalnızca bütçe açıkları ya da parasal genişlemeyle aniden patlak veren mekanik bir olgu değildir.
Süreç, en temelde tekil bireylerin kendilerini ilişkisel bütünlüğün bir parçası olarak görmeyi ıskalamaları, ötekine ve topluma karşı sorumluluklarını unutup insan-olma ve insan-kalma bilincini yitirmeleriyle başlar.
Birkaç aktörün ilişkisel varoluş matrisinden koparak başlattığı bu mikro ahlaki erozyon, zamanla piyasa düzenini zehirler, fiyat mekanizmasını sarsar ve neticede açığa çıkan enflasyon, dönüp tüm toplumda ahlaki yozlaşma ve çürümeyi besleyen devasa bir sarmala dönüşür.
Paranın ölçü olma vasfını yitirdiği bir vasatta, insanın derununda mayalanan ahlakın sarsılıp kıvam yitimine uğraması kaçınılmazdır. Nitekim ahlak; kâğıt üzerine yazılmış soyut kurallar manzumesi değil, özü itibarıyla insanın kendisiyle, toplumla ve varlıkla kurduğu bağda tezahür eden insan-olma ve insan-kalma bilinci ve çabasıdır.
Bu bilincin yitirilmesiyle beliren enflasyonist iklim ise, mizanı/dengeyi bozarak toplumu varoluşsal bir krizin eşiğine sürükler. Fiyat istikrarının kaybolması zihinlerdeki adalet nosyonunu tahrip ederken; bozulan ahlaki kıvam iktisadi hayatı kontrolsüz bir hırs arenasına çevirir, sebeple sonucu sürekli yer değiştiren bir diyalektiği besler.
Üretim Cephesinde İnsan-kalma Sınavı
Bu sarmalın üretim cephesinde yer alan üretici ve sanayici, bir yandan artan girdi maliyetleri ve öngörülemezlik cenderesiyle boğuşurken, diğer yandan en temel insanilik sınavından geçer. İktisadi eylemlerin ve toplumsal bir arada yaşamanın sürdürülebilirliği, tarafların karşılıklı olarak bastığı, buluştuğu, ortaklaştığı bir makuliyet ve samimiyet zeminine muhtaçtır.
Ancak ilişkisel bütünlüğün ıskalandığı ve maliyetlerin her gün değiştiği belirsizlik ikliminde, samimiyet yerini kaygıya, makuliyet ise yerini tüccar kurnazlığına ve fırsatçılığa bırakır. “Var kalma kaygısı” ile “fahiş kâr arayışı” arasındaki ince çizgi giderek muğlaklaşır. Sanayicinin uzun vadeli yatırım, kalite ve itibar nosyonu, yerini günü kurtarma ve risk primini fahiş oranlarda fiyata yansıtma refleksine terk eder.
Daha vahimi, eylemlerin yerinde, zamanında ve kıvamında gerçekleşmesi ilkesi çiğnenerek, maliyet baskısı gerekçesiyle ürün kalitesinden taviz verilir. Gelenekteki adıyla tağşiş, modern adıyla “nitelik erozyonu”, adeta standart bir işletme stratejisine dönüşür.
Üretimde dürüstlük ve ahde vefa ilkeleri zedelendiğinde, sanayi/üretim adabı ve erkânı yerini kusuru gizleme ve maliyet bahanesiyle gayriahlaki/haksız/hakkaniyetsiz bir kazanç arayışına bırakır. Böylece üretici, bencilce çıkışıyla tetiklediği sarmalın hem faili hem de mağduru haline gelir.
Spekülasyon Kıskacında Piyasa
Sarmalın ticari ayağında ise durum daha vahim bir boyut kazanır. Ticaret erbabı, piyasa mekanizmasının sunduğu fiyat belirleme serbestisini, ahlaki bir özdenetimden ve ilişkisel bütünlükçü anlam ve değer tasavvurundan yoksun kaldığında bir spekülasyon aracına dönüştürür.
“Bugün satmazsam yarın daha pahalıya satarım” yahut “yerine koyma maliyeti” söylemi, makul bir risk yönetiminin sınırlarını aşarak açık bir stokçuluk ve köpük fiyatlama anlayışına bahane kılınır. Fiyatın adaletli ölçüsü ve kıvamı kaybolduğunda, ticaretteki sadakat ve hakkaniyet yerini opportunist/fırsatçı bir anlayışa bırakır.
Lojistik ve taşımacılık sektörü ise üretilen değerin tüketiciye ulaşmasındaki can damarıdır. Ne var ki tedarik zincirindeki her bir halkanın “gelecek zamları öngörerek” fiyatına eklediği keyfi ve ihtiyati paylar, nihai malın fiyatında muazzam bir balon oluşturur.
Eylemlerin yerinde, zamanında ve kıvamında icra edilmeyip hırsla şişirilmesi, ticari hayatı felç eder. Tacirin ve taşıyıcının bu tutumu, enflasyonu sadece yansıtmakla kalmaz; toplumsal güveni yıkarak ahlaki çürüme........
