Aramızdan Bir Kişi Eksildik (Han Duvarları)
Köşe Yazıları Diş Hekimliği Eczacılık Edebiyat Eğitim Fen Güzel Sanatlar ve Tasarım Hemşirelik Hukuk İktisadi ve İdari Bilimler İlahiyat İletişim İnsan ve Toplum Bilimleri İşletme Mimarlık Mühendislik Orman Sağlık Bilimleri Siyasal Bilgiler Spor Bilimleri Tarih Tıp Turizm Veteriner Ziraat
Güzel Sanatlar ve Tasarım
İktisadi ve İdari Bilimler
İnsan ve Toplum Bilimleri
Fikri görünür kılan kalem; kalemi anlamlı kılan istikrardır.
Aramızdan Bir Kişi Eksildik (Han Duvarları)
Ankara Tıp Fakültesi arkadaşlarımızdan oluşmuş 58 yıllık (1968-2026) küçük bir grubumuz var. Biz ona kendi aramızda ‘nukleus’ diyoruz. On yıl once emekli olduktan sonra İstanbul’a taşındığımızdan bazı toplantılarına katılamıyorum. Burada da site içinde birkaç günde bir oturup, arkadaşımızın evinin girişinde okey oynadığımız, nukleus benzeri 5-6 kişilik okey grubumuz var. Aramızda en gençlerimizden olan Muhittin (aramızda ona Muho diyoruz), 190 cm boyunda Kırkpınar pehlivanı gibidir. Oyunda iken, telefonla arayan dostlarıyla Boşnakça konuşan emekli turizm rehberidir. Oyuna ara verdiğimizde, Muho ya sigara içer ya da yanımızda seccadeyi serip ikindi namazını kılar, her çarşamba mutlaka Sarıyer pazarına gider, bazan kısa yürüyüşlerimize katılırdı. Son oyunumuzda, içilen kahvenin yanında, birlikte ev yapımı profiterolden yemiştik. Oyun molasında, Muho’nun kırılan yatağına Musto ile sunta kestirmek için marangoza gittiklerinde, arkadaşlara youtube açıp Faruk Nafiz Çamlıbel’in, ilk kez 1925 te yayınlanan ‘Han Duvarları Şiiri’ni ve öyküsünü dinletmiştim. (1)
Yağız atlar kişnedi, meşin kırbaç şakladı,
Bir dakika araba yerinde durakladı.
Neden sonra sarsıldı altımda demir yaylar,
Gözlerimin önünden geçti kervansaraylar…
Gidiyordum, gurbeti gönlümle duya duya,
Ulukışla yolundan Orta Anadolu’ya.
Ağır ağır önümden geçti deve kervanı,
Bir kenarda göründü beldenin viran hanı.
Alaca bir karanlık sarmadayken her yeri
Atlarımız çözüldü, girdik handan içeri.
Bir deva bulmak için bağrındaki yaraya
Toplanmıştı garipler şimdi kervansaraya.
Uykuya varmak için bu hazin günde, erken,
Kapanmayan gözlerim duvarlarda gezerken
Birdenbire kıpkızıl birkaç satırla yandı;
Bu dört mısra değil, sanki dört damla kandı.
Ben garip çizgilere uğraşırken başbaşa
Raslamıştım duvarda bir şair arkadaşa;
“On yıl var ayrıyım Kınadağı’ndan
Baba ocağından yar kucağından
Bir çiçek dermeden sevgi bağından
Huduttan hududa atılmışım ben”
Altında da bir tarih: Sekiz mart otuz yedi… (Miladi 1919)
Gözlerime çökerken ağır uyku sisleri,
Çiçekliyor duvarı ocağın akisleri.
Bu akisle duvarda çizgiler beliriyor,
Kalbime ateş gibi şu satırlar giriyor;
“Gönlümü çekse de yârin hayali
Aşmaya kudretim yetmez cibali
Yolcuyum bir kuru yaprak misali
Rüzgârın önüne katılmışım ben”
Uzun bir yolculuktan sonra İncesu’daydık,
Bir handa, yorgun argın, tatlı bir uykudaydık.
Gün doğarken bir ölüm rüyasıyla uyandım,
Başucumda gördüğüm şu satırlarla yandım!
“Garibim namıma Kerem diyorlar
Aslı’mı el almış haram diyorlar
Hastayım derdime verem diyorlar
Maraşlı Şeyhoğlu Satılmış’ım ben”
Bir kitabe kokusu duyuluyor yazında,
Korkarım, yaya kaldın bu gurbet çıkmazında.
Ey Maraşlı Şeyhoğlu, evliyalar adağı!
Bahtına lanet olsun aşmadınsa bu dağı!
Az değildir, varmadan senin gibi yurduna,
Post verenler yabanın hayduduna kurduna!..
Arabamız tutarken Erciyes’in yolunu:
“Hancı dedim, bildin mi Maraşlı Şeyhoğlu’nu?”
Gözleri uzun uzun burkuldu kaldı bende,
Dedi, “Hana sağ indi, ölü çıktı geçende!”
Yaşaran gözlerimde her şey artık değişti,
Bizim garip Şeyhoğlu buradan geçmemişti…
Gönlümü Maraşlı’nın........
