Genç Hukukçularla Baş Başa: Çalışıyor Görünmek
{vendor_count} satıcılarını yönetin
Bu amaçlar hakkında daha fazla bilgi edinin
Köşe Yazıları Diş Hekimliği Eczacılık Edebiyat Eğitim Fen Güzel Sanatlar ve Tasarım Hemşirelik Hukuk İktisadi ve İdari Bilimler İlahiyat İletişim İnsan ve Toplum Bilimleri İşletme Mimarlık Mühendislik Orman Sağlık Bilimleri Siyasal Bilgiler Spor Bilimleri Tarih Tıp Turizm Veteriner Ziraat
Güzel Sanatlar ve Tasarım
İktisadi ve İdari Bilimler
İnsan ve Toplum Bilimleri
Fikri görünür kılan kalem; kalemi anlamlı kılan istikrardır.
Genç Hukukçularla Baş Başa: Çalışıyor Görünmek
Prof. Dr. Ergin Ergül
Ord. Prof. Dr. Ali Fuad Başgil’in Gençlerle Başbaşa adlı ince kitabını ortaokul yıllarımda okudum. İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesinde dekanlık da yapmış olan bu anayasa hukukçusu, Fransa’daki öğrenciliği sırasında Alplerde Jules Payot’nun İrade Terbiyesi’ni okumuş ve bu kitabın on sekiz-yirmi yaşlarında eline geçmemiş olmasına hayıflanmıştı. Yıllar sonra gençlere aynı yolu gösterecek kitabı kendisi yazdı. Nesiller onunla okul sıralarında tanıştı, cümlelerini defter kapaklarına yazdı. Kitaptaki ilkelerin birçoğu bugüne kadar bana da rehberlik etti. Bunların başında, meslekî çalışmalarımda başarımın sırrı saydığım iki düstur gelir. Başgil şöyle der: “Çalışmak için müsait gün ve saat bekleme. Bil ki her gün ve her saat çalışmanın en müsait zamanıdır. Çalışmak için müsait yer ve köşe arama. Bil ki her yer ve her köşe çalışmanın en müsait yeridir.”
Aynı kitabı yıllar sonra bir hukukçu gözüyle yeniden okuduğumda, Başgil’in gençlere gösterdiği tehlikelerin aradan geçen onca zamana rağmen temelde aynı kaldığını gördüm. Değişen, bu tehlikelerin biçimiydi. Onun döneminde genci çalışmaktan alıkoyan, kahvehanede tavla oynamaya çağıran arkadaşlardı; bugün aynı etkiyi telefonumuza gelen bildirimler yapıyor. Kötü arkadaşın telkininin yerini sosyal medya algoritmalarının önümüze çıkardığı içerikler aldı. Başgil’in kötü örnek olarak gösterdiği kişiler emek vermeden servet edinenlerdi; bugün gençlerin gözü daha çok sosyal medyada kısa yoldan şöhret kazananlara takılıyor. Adalet Yayınevi’nden yeni çıkan Genç Hukukçularla Baş Başa adlı kitabımı yazarken bu gözlemden yola çıktım. Kitabı hukuk öğrencisinden stajyere, hâkim ve savcı yardımcısından genç avukata, hukuk müşavirine ve akademisyene kadar bütün genç hukukçular için yazdım. Bu köşede aynı başlık altında zaman zaman kitabın bir kısmı konularını ele alarak o sohbeti sürdürmek istiyorum.
Genç hukukçu derken mesleğin ilk beş yılındakileri ayrıca düşünüyorum. 1991-1993 yıllarında Ankara’da Hâkim ve Savcı Adayları Eğitim Merkezinde eğitim alırken mesleğin içinden gelen hocalarımızın bize en çok tekrarladığı uyarı bununla ilgiliydi. İlk beş yılda dikkatli olmamızı isterlerdi, çünkü hatalı davranışla ve disiplin yaptırımıyla en çok bu dönemde karşılaşılırdı. Kendi meslek hayatımdaki gözlemlerim de bu tespiti doğruladı. Çalışma alışkanlıkları da o yıllarda, hatta daha fakülte sıralarında oluşur ve mesleğe başlandıktan sonra kolay kolay değişmez. Dizinin ilk yazısını bu yüzden Başgil’in saydığı tehlikelerin ilkine, tembelliğe ayırdım. Hukukçunun tembelliği çoğu zaman boş oturmak biçiminde görülmez. Masası dolu, bilgisayarı açık, saatlerce çalışan birinde de bulunabilir ve bu yüzden kolay fark edilmez.
Fakültede bu tembellik okuyarak gelir. Öğrencinin masasında kitap ve mevzuat yerine ders notu vardır, notun yanında bir arkadaşının işaretlediği satırlar, onların yanında da geçen yılın soruları. Öğrenci saatlerce çalışır. Ne var ki üzerinde çalıştığı şey, bir başkasının çoktan bitirdiği bir düşünmenin sonucudur. Ders notu, hocanın muhakemesinin vardığı yeri gösterir. O sonuca hangi tereddütlerden, hangi ihtimallerden, azınlıkta kalmış hangi görüşten geçilerek varıldığını ise kitap anlatır. Bir kuralın başka türlü de düzenlenebileceğini düşünmeyi öğrenci ancak kitap okuyarak öğrenir. Notta yazılı kanaat sınavda yetebilir; mesleğe başladığında karşısına çıkacak ilk dosya ise hiçbir notta yer almayan bir meseleyi içerecektir.
Kalın kitaptan kaçan öğrenci yalnız bilgiyi kaybetmez; uzun bir metni dikkati dağılmadan okuma alışkanlığını da edinemez. Kırk sayfa süren bir tartışmayı izlemek, yazarın nerede kesin konuştuğunu ve nerede ihtiyat kaydı koyduğunu ayırt etmek, sıkıldığı yerde bırakmayıp devam etmek kendiliğinden gelmez; okuya okuya kazanılır. Bu eksiklik zamanla yazıya da yansır. Kimse yazmayı yazım kurallarını ezberleyerek öğrenmez, düzgün cümle kurmayı okuduğu düzgün cümlelerden öğrenir. Bir fikrin nasıl ortaya konduğunu, karşı görüşe nasıl yer verildiğini, bir kararın nasıl gerekçelendirildiğini yüzlerce kez okumamış olan, bunları kendi metninde uygulayamaz. Az okuyanın yazısında ya delilsiz ve gerekçesiz tek bir hüküm cümlesi kalır ya da uzayıp giden, bir sonuca varmayan paragraflar.
Bu eksiklik fakültede kalmaz, çünkü hukukçunun mesleğindeki asıl işi yazmaktır. Hâkim gerekçe, avukat dilekçe, müşavir mütalaa, akademisyen makale yazar. Hepsinde yapılan iş, düşünüleni aynı fikirde olmayan birinin bile izleyebileceği bir düzen içinde anlatmaktır. Yazıya geçmemiş bir düşünce dosyada yok hükmündedir. Öğrencilerime sınavı geçmek için değil öğrenmek için çalışmalarını söylerim. Asgari puanla geçmek, o alanı öğrenmiş olmak anlamına gelmez ve aradaki fark birkaç yıl sonra, meslek sınavlarına hazırlanırken ortaya çıkar. Öğrenerek geçmiş olan biraz gayret ve tekrarla hazırlanır. Sadece geçmek için çalışmış olan ise aynı konuları baştan öğrenmek zorunda kalır ve bu defa sorularını cevaplayacak hocaları yanında olmaz.
Adliyede aynı tembelliğin adı şablonculuktur. Başgil tembelliğin insanı kandıran bir edebiyatı olduğunu söyler; şablonculuğun da böyle bir edebiyatı vardır. Kitapta bu edebiyatın cümlelerini şöyle sıraladım: “UYAP’ta örneği var, indir, isimleri değiştir.” “Emsal dilekçe nasılsa bulunur, hukuk zaten tekrardan ibaret.” “Gerekçeyi kim okuyor ki, hüküm fıkrası yeter.” “Bu dosya da ötekiler gibi, insan her dosyayı yeniden mi düşünür?”
Hukukçu her dosyayı yeniden düşünür, çünkü her dosyanın arkasında bir insan vardır ve şablon o insanı hesaba katmaz. Hukukçunun masasındaki yüzlerce dosyadan biri, sahibi için çoğu zaman hayatının en önemli meselesidir. Aliya İzzetbegoviç hapishane notlarında Nobel ödüllü bir genetikçinin tespitini aktarır. Genetik bilimi, tek yumurta ikizlerinin bile birbirinden farklı varlıklar olduğunu göstermiştir. Aliya bunu “Tanrı çeşitliliği seviyor” diye yorumlar. Şablon ise herkesin aynı olduğu varsayımıyla yazılır.
Başka dosyalardan aktarılmış bir gerekçe ilk okumada yeterli görünür; dikkatle okununca eldeki olaya ve delillere uymadığı anlaşılır. Mevlânâ, Mesnevî’de araştırarak konuşanla başkasının sözünü tekrarlayanı şöyle ayırır: “Araştıranla taklit eden arasında farklar vardır. Çünkü biri Dâvud iken öteki sestir. Birinin sözünün kaynağı yanışken,........
