menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Akademik Sükûtun Ağırlığı ve Gazze – I

12 0
30.06.2026

{vendor_count} satıcılarını yönetin

Bu amaçlar hakkında daha fazla bilgi edinin

Köşe Yazıları Diş Hekimliği Eczacılık Edebiyat Eğitim Fen Güzel Sanatlar ve Tasarım Hemşirelik Hukuk İktisadi ve İdari Bilimler İlahiyat İletişim İnsan ve Toplum Bilimleri İşletme Mimarlık Mühendislik Orman Sağlık Bilimleri Siyasal Bilgiler Spor Bilimleri Tıp Veteriner Ziraat

Güzel Sanatlar ve Tasarım

İktisadi ve İdari Bilimler

İnsan ve Toplum Bilimleri

Fikri görünür kılan kalem; kalemi anlamlı kılan istikrardır.

Akademik Sükûtun Ağırlığı ve Gazze – I

Tıp Akademisinin Vicdani Sınavı: Sükût, Tarafsızlık ve Sorumluluk

Bu yazı, yalnızca politik bir tepki vermek amacıyla kaleme alınmış değildir. Aynı zamanda akademik sorumluluk, vicdan, ahlak, tıp etiği ve insanlık değerleri bakımından bir yüzleşme çağrısıdır. Burada konuşan özne, belirli bir fakültenin, belirli bir kuşağın ya da tekil bir kurumsal hafızanın temsilcileri değil; Türkiye’de tıp eğitimi veren, öğrenci yetiştiren, klinik hizmet üreten, bilimsel bilgiye katkıda bulunan ve insan bedeninin yanında insan onurunu da koruma sorumluluğunu taşıyan bütün hekim-akademisyenlerdir.Tıp akademisyeni olmak, yalnızca ders anlatmak, makale yazmak, atıf almak, hastane ve klinik kurmak, yönetmek, doçentlik ya da profesörlük dosyası tamamlamak değildir. Tıp akademisyeni olmak; insan hayatının dokunulmazlığına, hastanın mahremiyetine, sağlık çalışanının güvenliğine, bilimin hakikatle ilişkisine ve akademinin insanlık karşısındaki sorumluluğuna dair verilmiş bir sözü taşımaktır. Bu söz, yalnızca kendi hastanelerimizdeki hastalara, kendi öğrencilerimize ya da kendi kurumlarımızın sınırlarına yönelmiş dar bir yükümlülük değildir. Aksine, insan hayatının coğrafyaya, etnik kimliğe, dine, dile, sınıra veya siyasi konjonktüre göre değer kaybetmeyeceğini kabul eden evrensel bir mesleki ve ahlaki taahhüttür.[1-5]Bu nedenle Gazze karşısındaki akademik sükût, sıradan bir sessizlik olarak görülemez. Bu sükût, yalnızca bir dış politika meselesine mesafeli durmak anlamına da gelmez. Tıbbın, akademinin, insan haklarının, hekimlik yemininin, “önce zarar verme” ilkesinin, bilimsel hakikatin ve vicdanın aynı anda sınandığı bir zeminde; konfor, çekingenlik, kariyer kaygısı veya kurumsal suskunluk perdesiyle gizlenen derin bir etik krize işaret eder.[6-9]Türkiye’deki tıp akademisyenleri olarak kendimize sormamız gereken temel soru şudur: Yıllarca öğrencilerimize “önce zarar verme” ilkesini anlatmış, tıp ahlakını savunmuş, hekimliği yalnızca teknik bir meslek değil; merhamet, adalet, sorumluluk ve insan hayatını koruma görevi olarak öğretmiş kişiler olarak, Gazze’de sağlık sisteminin sistematik biçimde imha edilmesi karşısında yeterince konuşabildik mi?Elbette kendi içimizde üzülmek, haberleri izlerken kahrolmak, özel sohbetlerde öfke duymak, insani yardım niyeti taşımak, dua etmek, bağış yapmak ya da bireysel duyarlılık göstermek insani tepkilerdir. Fakat akademisyenin sorumluluğu yalnızca iç dünyasında acı hissetmekle sınırlı kalabilir mi? Hekimin vicdanı yalnızca kalbinde mi kalmalıdır? Bilim insanının kalemi, yalnızca akademik yükselme, indeksli dergilerde görünme, proje puanı toplama veya kurumsal performans göstergelerini tamamlama aracı mıdır? Yoksa akademik kalem, hakikatin belgelendiği, insanlığın hafızasının diri tutulduğu, şiddetin ve haksızlığın kavramsal olarak adlandırıldığı bir şahitlik zemini midir?Gazze, bugün yalnızca dışarıda yaşanan bir trajedi değildir; tıp akademisinin kendi vicdanına tutulmuş bir aynadır. Bu aynada yalnızca yıkılmış hastaneleri, öldürülmüş sağlık çalışanlarını, açlığa mahkûm edilmiş çocukları, tedavisiz bırakılmış yaralıları ve kuşatma altında çökertilen sağlık sistemini görmüyoruz. Aynı zamanda kendi akademik suskunluğumuzu, geciken makalelerimizi, yazılmayan editöre mektuplarımızı, yapılmayan etik analizlerimizi, kurulmayan bilimsel inisiyatiflerimizi ve ertelenen akademik sorumluluklarımızı da görüyoruz.Bir tıp fakültesi yalnızca bina, kadro, ders programı, klinik hizmet ve uzmanlık eğitimi değildir. Tıp fakültesi, insan hayatının korunmasına dair kurumsal bir ahlaki sözdür. Eğer insan hayatı dokunulmazsa, bu dokunulmazlık yalnızca bizim hastalarımız için geçerli olamaz. Eğer sağlık çalışanı korunması gereken bir meslek mensubu ise, bu koruma yalnızca kendi meslektaşlarımız için savunulamaz. Eğer çocukların yaşam hakkı evrenselse, Gazzeli çocukların açlık, bombardıman, enfeksiyon ve tedavisizlik karşısındaki ölümü de Türkiye tıp akademisinin vicdanını doğrudan ilgilendirir.Burada susmak, yalnızca ses çıkarmamak değildir. Susmak, zamanla normalleşmeye izin vermektir. Susmak, şiddetin dilini karşılıksız bırakmaktır. Susmak, bilimsel literatürde hakikatin yerini steril, edilgen ve........

© Akademik Akıl