Bir Navigasyon Hikâyesi: Bir Cihazdan Fazlası
Köşe Yazıları Diş Hekimliği Eczacılık Edebiyat Eğitim Fen Güzel Sanatlar ve Tasarım Hemşirelik Hukuk İktisadi ve İdari Bilimler İlahiyat İletişim İnsan ve Toplum Bilimleri İşletme Mimarlık Mühendislik Orman Sağlık Bilimleri Siyasal Bilgiler Spor Bilimleri Tıp Veteriner Ziraat
Güzel Sanatlar ve Tasarım
İktisadi ve İdari Bilimler
İnsan ve Toplum Bilimleri
"HAYATI: doğal bir OKUyuşla; PAYLAŞmak"
Bir Navigasyon Hikâyesi: Bir Cihazdan Fazlası
Uzmanlık eğitimimi yaptığım Kayseri’deki Erciyes Üniversitesi Tıp Fakültesi’nde, 9 Mayıs 2026 Cumartesi günü düzenlenen “Hipofiz Adenomları, Cerrahi ve Medikal Tedavileri” konulu günübirlik sempozyuma katıldım. Salonun havası, koridorların tanıdık sessizliği ve kürsüden yükselen sesler bir anda beni yıllar öncesine, 2001’de ihtisasa başladığım günlere ve kendi tezimin savunmasını yaptığım günlere götürdü.
O yıllarda yeni yeni kullanılmaya başlanan nöronavigasyon cihazına ameliyathanede bizzat şahit olmuştum. Ancak bu cihazın kliniğimize nasıl kazandırıldığını, hangi zorluklardan geçerek Erciyes Üniversitesi Beyin Cerrahisi’nin ameliyathanesine ulaştığını ilk kez Prof. Dr. Suat Öktem hocamdan bu kadar ayrıntılı dinliyordum.
Sunumun sonunda şunu daha iyi anladım: Bazı hikâyeler bir cihazın satın alınmasıyla başlamaz. Bir insanın, henüz başkalarının görmediği bir geleceği görmesiyle başlar.
Tıpta ilerleme bazen yeni bir ameliyat tekniği, yeni bir yayın ya da yeni bir cihaz değildir. Bazen ilerleme, bir hekimin uzak bir coğrafyada gördüğü ışığı, kendi ülkesinin ameliyathanesine taşıma ısrarıdır. Çünkü bilimde asıl mesele yalnızca aynı teknik imkânlara sahip olmak değildir; o imkânı görecek, isteyecek, getirecek, öğrenecek ve öğretecek bir iradeye sahip olmaktır.
Erciyes Üniversitesi Beyin Cerrahisi Kliniği’nin nöronavigasyon hikâyesi de böyle bir hikâyedir: Bir teknolojinin değil, bir inancın; bir cihazın değil, bir vizyonun hikâyesi.
İki İğneden Üç Boyutlu Cerrahiye
Yıl 1985’ti. Erciyes Üniversitesi Nöroşirürji Kliniği’nde imkânlar, bugünün gözünden bakıldığında oldukça sınırlıydı. Tanı koymak için elde neredeyse iki temel araç vardı: anjiyografi iğnesi ve miyelografi iğnesi. Boyundan perkütan anjiyografi yapılır, lomber ponksiyon ve miyelografi ile spinal patolojiler anlaşılmaya çalışılırdı.
O yıllarda görüntüleme, bugünkü gibi cerrahın önüne serilen net bir harita değildi. Daha çok sisli bir arazide yön bulmaya benziyordu. Cerrah; anatomi bilgisini, klinik sezgisini ve sınırlı görüntüleme imkânlarını bir araya getirerek yolunu bulurdu.
Sonra bilgisayarlı beyin tomografisi devreye girdi. Fakat o da bugünkü hızından ve çözünürlüğünden uzaktı; 72 saniyede bir görüntü alıyordu. Kranial sistem için büyük bir adımdı ama spinal patolojilerde hâlâ yetersizlikler vardı. Bazı hastalar, miyelografinin yetersiz kaldığı durumlarda MR çektirmek için Çukurova Üniversitesi’ne gönderilir; bazen hasta MR’ı çekilmiş, hatta ameliyatı yapılmış olarak geri dönerdi.
Bu, bir kliniğin yalnızca teknik yetersizlikle değil, zamanla da yarıştığı yıllardı. Ancak aynı yıllarda bir hayal de vardı: “Bir gün bir cihaz bulunacak; anjiyografi ve miyelografi ile bu kadar uğraşmayacağız. Fazla ışın almadan, daha kısa sürede kranial, intrakranial ve spinal sistemleri görebileceğiz.”
Bugünden bakınca bu cümle basit bir öngörü gibi gelebilir. Oysa o günlerde bu, karanlık bir odada geleceğin ışığını hayal etmekti.
Cincinnati’de Görülen Işık
Yıl 1999. Yer: Cincinnati Üniversitesi, Ohio, ABD.
O dönemde Cincinnati Üniversitesi’nin öğrenci kapasitesi yaklaşık 80.000’di. Bu sayı, devasa bir akademik ortamı ifade ediyordu. Erciyes Üniversitesi ise yıllar sonra, 2026 itibarıyla 43.200 öğrencisiyle büyüyen ve gelişen güçlü bir kurum hâline gelecekti.
Fakat hikâyenin asıl kırılma noktası bir sayı değil, bir ameliyathane sahnesiydi.
Nöroşirürji ameliyathanesinde doktorlardan birinin elinde kaleme benzer bir cihaz vardı. Ameliyat sırasında hastanın kafasına dokunuyor, dokunduğu noktanın lezyona uzaklığını ekranda üç boyutlu olarak görebiliyordu.
Bu sahne bir cerrah için yalnızca teknolojik bir gösteri değildi. Bir ameliyathanede yön bulmanın, anatomiyi üç boyutlu olarak takip etmenin, lezyona daha küçük ve daha doğru bir yoldan ulaşmanın mümkün olduğunu gösteren bir andı.
Soru basitti: “Bu nedir?”
Cevap ise bir dönemin kapısını açıyordu: “Nöronavigasyon.”
O anda yalnızca bir cihaz tanınmadı; geleceğin cerrahisiyle ilk temas kuruldu.
Bir Kurs, Bir Sertifika ve Bir Memleket Meselesi
O gün nöronavigasyon araştırıldı. Navigasyon; yön bulmak, yönlendirmek ve konum belirlemek demekti. Günlük hayatta GPS ne yapıyorsa, cerrahide nöronavigasyon da onun çok daha hassas, çok daha yaşamsal bir karşılığıydı.
Stereotaksik cerrahinin tarihsel kökleri 1908’de Horsley ve Clark’ın deneysel çalışmalarına, 1948’de Spiegel’in ilk klinik uygulamalarına uzanıyordu. 1986’da Roberts çerçevesiz navigasyon sistemini geliştirmiş, 1991’de Kato bu sistemi daha ileri taşımıştı. Bu tarihsel çizgi, cerrahinin “görmeden tahmin etme” döneminden “görerek yön bulma” dönemine geçişini temsil ediyordu.
Fakat bilgiye ulaşmak yetmiyordu; cihazı öğrenmek gerekiyordu.
İlgili firma özel kurs için 635 dolar talep etti. Bugünün rakamlarıyla bakıldığında küçük görünebilir. Ama o günün şartlarında, hele de yabancı bir ülkede bulunan bir hekim için bu ciddi bir bedeldi. Yeterli para yoktu.
Bilimsel ilerlemenin romantik olmayan ama çok gerçek yüzü bazen tam da burada başlar. Bazen bir cihazdan önce, bir kurs ücretini aşmak gerekir.
Türkiye’den Medel Tıp’ın sahibi Necmettin Bey ile görüşüldü. Firmanın bazı ürünlerinin Türkiye bayisi oldukları öğrenildi. Görüşmeler sonucunda ücretsiz, kişiye özel bir kurs düzenlenmesi sağlandı. Böylece ülkemizin ilk nöronavigasyon sertifikalı kişisi olunmuş oldu.
Bu cümle teknik olarak kısa görünebilir; ama anlamı büyüktür. Çünkü bazen bir sertifika yalnızca bir eğitim belgesi değildir. Bir ülkeye taşınacak bilginin pasaportudur.
“Abi Böyle Bir Cihaz Var”
Kayseri’ye dönüldüğünde Erciyes Üniversitesi Beyin Cerrahisi Anabilim Dalı Başkanı Prof. Dr. Hidayet Akdemir’e gidildi ve sade ama etkili bir cümle kuruldu: “Abi böyle bir cihaz var.”
Bu cümle, belki de hikâyenin en doğal ama en kritik cümlelerinden biriydi. Çünkü bilimsel gelişmeler çoğu zaman büyük toplantılarda değil, böyle samimi cümlelerle başlar. Bir hocanın odasında, ameliyat yorgunluğunun ve gelecek heyecanının arasında…
Prof. Dr. Hidayet Akdemir, bu cihazı nöroşirürji dergilerinden birinde gördüğünü söyledi. Ardından cihaz uzun uzun anlatıldı. Mesele artık yalnızca “gördüm” meselesi değildi; “bizde de olmalı” meselesine dönüşmüştü.
Bir teknoloji, ancak bir kurumun ortak arzusuna dönüşürse hayata geçebilir.
Rektörlük Koridorunda Bir Gelecek Pazarlığı
Birkaç gün sonra Rektör Prof. Dr. Mehmet Şahin ziyaret edildi. Nöronavigasyon anlatıldı. Türkiye’de bu cihazdan henüz bulunmadığı belirtildi. Cihazın cerrahiye sağlayacağı katkılar; üç boyutlu yönlendirme, daha güvenli ve daha küçük kraniyotomiler, derin lezyonlara daha hassas ulaşım imkânı tek tek açıklandı.
Mehmet Hoca sabırla dinledi. Sonra, insanı hem gülümseten hem de düşündüren o soruyu sordu: “Suat, orada hiç gezmedin mi?”
Cevap, hikâyenin ruhunu özetliyordu: “Gezdim, ama asıl işim bunları öğrenip, gelip size anlatmaktı. Hocam, sizden bu cihazdan istiyoruz.”
Bu cevapta bir hekimin kişisel merakı değil, kurumsal sorumluluğu vardı. Bir yurtdışı deneyimini turistik bir hatıraya değil, akademik bir kazanıma dönüştürme iradesi........
