Giden mi, Kalan mı, Yoksa Bulunamayan mı?
{vendor_count} satıcılarını yönetin
Bu amaçlar hakkında daha fazla bilgi edinin
Köşe Yazıları Diş Hekimliği Eczacılık Edebiyat Eğitim Fen Güzel Sanatlar ve Tasarım Hemşirelik Hukuk İktisadi ve İdari Bilimler İlahiyat İletişim İnsan ve Toplum Bilimleri İşletme Mimarlık Mühendislik Orman Sağlık Bilimleri Siyasal Bilgiler Spor Bilimleri Tarih Tıp Turizm Veteriner Ziraat
Güzel Sanatlar ve Tasarım
İktisadi ve İdari Bilimler
İnsan ve Toplum Bilimleri
Fikri görünür kılan kalem; kalemi anlamlı kılan istikrardır.
Giden mi, Kalan mı, Yoksa Bulunamayan mı?
"Saklanmak keyiftir ama bulunamamak felakettir.
“Saklanmak keyiftir ama bulunamamak felakettir.”— Donald Woods Winnicott
Giden mi daha çok acı çeker, yoksa kalan mı? Ya asıl acı, giden ya da kalan olmaktan bağımsız olarak, artık aranmamaksa? Winnicott bu sözü söylerken romantik ilişki ayrılıklarını ve terk edilmeyi kastetmiyordu. İnsanın gerçek benliğini gizleme isteği ile bir başkası tarafından keşfedilme ihtiyacı arasındaki paradoksa dikkat çekiyordu. İnsan bir yandan gizlenmek, saklanmak isterken diğer yandan da bulunmak, görülmek ve anlaşılmak isteyebilir.
Uzun zamandır kendime sorduğum bir soru var: Bir ilişkiden, bir yerden, hatta bazen bir yaşamdan ayrılırken giden olmak mı zor, kalan olmak mı?
Bu sorunun zihnimde dolaştığı bir gün Winnicott’un bu sözünü tekrar düşündüm. Gitmek de bir nevi saklanmak mıydı? Peki ya kalmak? İnsan bazen gitmeyerek de saklanabilir, kendini gizleyebilir miydi? Çünkü insan bazen bulunmak için saklanır, bazen de kendisini bulabilmek için gider.
Her gidiş bir vazgeçiş midir? Bana sorarsanız değil. Çünkü insan bazen bulunduğu yerde görülmediği için de gider. Bazen anlaşılmadığı için uzaklaşır. Bazen de kendini bulmak için yola çıkar.
İnsan ne zaman gider? Kapıyı çekip çıkıp gittiğinde mi, yoksa artık anlatacak bir şeyi kalmadığında mı? Belki de asıl gidiş, anlaşılmak için gösterdiği çabadan vazgeçtiği anda başlar. Çünkü bazı ayrılıklar bir anda gerçekleşmez. Önce konuşmalar azalır, sonra sessizlikler uzar. Bir zamanlar anlatmak için sabırsızlandığımız şeyleri artık kendimize saklamaya başlarız. Ve bir gün, henüz hiçbir yere gitmemişken çoktan gitmiş oluruz.
Edip Cansever, Mendilimde Kan Sesleri şiirinde “İnsan yaşadığı yere benzer” der.
İnsan yalnızca yaşadığı yere mi benzer? Birlikte yaşadığı insanlara, sevdiği kişilere, yıllarca ait hissettiği ilişkilere de benzemez mi? Belki de gitmeyi zorlaştıran tam olarak budur. İnsan ayrıldığı yerde yalnızca anılarını değil, zamanla dönüştüğü kişiyi de bırakır.
Ama gitmek de sanıldığı kadar kolay değil. Çünkü insan sadece bir kişiden ya da bir yerden ayrılmıyor. Alışkanlıklarından, kurduğu hayallerden, kendisinin o ilişki içindeki hâlinden de ayrılmak zorunda kalıyor. Bazen en zor vedalar, karşımızdakine değil, onun yanındayken olduğumuz kişiye ettiğimiz vedalar oluyor.
Gidenin önünde belirsiz de olsa yeni bir yol vardır. Belki kendisini bekleyen başka bir hayat, belki de henüz nasıl dolduracağını bilmediği bir boşluk… Kalan ise bir süre aynı yerde, artık eskisi gibi olmayan bir hayatın içinde yaşamayı öğrenmeye çalışır. Birlikte oturulan masalar, yürünülen sokaklar, sıradan bir günün önemsiz görünen ayrıntıları bile yokluğu hatırlatabilir. Çünkü bazen insanın hayatından biri gider ama onunla kurduğu ilişki zihninde yaşamaya devam eder.
Kalan olmak, terk edilen olmak demek mi? Her zaman değil. Bazen kalmak bilinçli bir tercihtir. İnsan, gitme imkânı olduğu hâlde kalmayı seçer. Bir ilişkiyi, bir dostluğu, bir aileyi ya da bir hayali sürdürmek için çabalar. Ya da giden olmanın sorumluluğundan kaçar. Ancak burada başka bir soru belirir: Kalmak ne zaman bağlılık, ne zaman kendinden vazgeçmektir?
Bir de görünürde kalanlar vardır. Aynı evde, aynı ilişkide, aynı hayatın içinde bulunmaya devam ederken duygusal olarak çoktan uzaklaşanlar… Gitmemiş olmak, gerçekten kalmış olmak mıdır? Bazı insanlar gitmenin sorumluluğunu üstlenemedikleri için kalıyor olabilirler; bazılarıysa hâlâ değişebilecek bir şeyler olduğuna inandıkları için. Dışarıdan bakıldığında aynı görünen bu iki kalışın ardında birbirinden çok farklı hikâyeler olabilir.
Kendi hayatıma baktığımda, sanırım ben çoğu zaman kalan olmayı tercih edenlerdenim. Bir ilişkiye, bir insana ya da bir yere emek vermişsem kolayca gitmeyi seçmem. Kalmak benim için yalnızca fiziksel olarak bir yerde bulunmak değil; birlikte kurulan geçmişe, paylaşılan anılara ve henüz gerçekleşmemiş ihtimallere de sahip çıkmaktır. Belki de bu yüzden gitmekten önce kalabilmenin yollarını ararım. Ama kendime şu soruyu da sormadan edemiyorum: Kalmak için gösterdiğim çaba ne zaman kendimden uzaklaşmaya başlar? Bir şeyi kaybetmemek uğruna ne kadarını kaybetmeyi göze alabilirim?
Sosyal psikolog Caryl Rusbult’ın Yatırım Modeli, ilişkilerde kalma ve bağlılık meselesine farklı bir açıdan bakmamızı sağlıyor. Bu modele göre bir ilişkiye bağlılığımızı belirleyen yalnızca o ilişkiden aldığımız doyum değil, aynı zamanda ilişkiye yaptığımız yatırımlar ve sahip olduğumuzu düşündüğümüz alternatiflerdir. Birlikte geçirilen yıllar, paylaşılan anılar, ortak hayaller ve verilen emek de bu yatırımların bir parçasıdır. Belki de bazen gitmeyi zorlaştıran, yalnızca karşımızdaki insanı kaybetme düşüncesi değildir. O ilişkiye bıraktığımız zamanı, emeği ve kendimizden kattığımız parçaları geride bırakacak olmaktır. Ancak burada üzerinde düşünülmesi gereken bir başka mesele daha var: Geçmişte........
