menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Mehdilik II

28 0
24.09.2026

Köşe Yazıları Diş Hekimliği Eczacılık Edebiyat Eğitim Fen Güzel Sanatlar ve Tasarım Hemşirelik Hukuk İktisadi ve İdari Bilimler İlahiyat İletişim İnsan ve Toplum Bilimleri İşletme Mimarlık Mühendislik Orman Sağlık Bilimleri Siyasal Bilgiler Spor Bilimleri Tarih Tıp Veteriner Ziraat

Güzel Sanatlar ve Tasarım

İktisadi ve İdari Bilimler

İnsan ve Toplum Bilimleri

Fikri görünür kılan kalem; kalemi anlamlı kılan istikrardır.

İslam düşünce tarihinde ve güncel toplumsal tartışmalarda dogmatik bir çıkmaza dönüşen mesiyanik din algıları/mehdilik anlayışları, soyut bir akaid meselesi olmaktan öte, sokağın rasyonalitesini ve bürokratik refleksleri esir alan derin bir zihniyet arızasıdır.

İnsan psikolojisi, tarihsel krizler ve toplumsal mahrumiyet dönemlerinde deterministik gerçeklikten kaçma arzusuyla sıklıkla “kurtarıcı” fantezilerine sığınır. Bireysel düzlemde “beyaz atlı prens” ya da “kurtarıcı kompleksi” olarak kendini gösteren bu ruh hali, makro düzeyde teolojik bir görünüme kavuşarak, mesiyanik beklentilere, yani Mehdi tasavvurlarına dönüşür. Her iki zihin yapısının ortak paydası; yapısal sorunları rasyonel, eylemler ve aşamalı yollarla inşa etmek yerine, aşkın bir figürün alana dahil olmasıyla her şeyin mucizevi biçimde dönüştüğünün kabul edilmesidir. Eskatolojik bu beklenti, teolojik olarak Tanrı’nın alana çağırılması suretiyle olası olur. Bireyin çabasını içermeyen, hatta dışlayan bu algıda, ihtiyaç duyulan şey kulu için Allah tarafından yerine getirilir. Bu durum, öznenin kendi kaderinin aktif kurucusu olmayı reddetmesi, yani aktif özneliğin bilinçli olarak imha edilmesidir.

Dini olarak kurtarılma fantezisinin dinler tarihindeki en somut kırılma noktalarından biri, İsrailoğullarının Mısır esaretinden kurtuluşudur; kutsal metinlerde geniş yer bulan bu olay, Allah’ın onları Firavun’un köleliğinden herhangi bir beşeri çaba olmaksızın çıkardığı bir deneyimdir. Bu süreç, Yahudi toplumsal hafızasında “Tanrı’nın seçilmiş halkı” olma algısını pekiştirmiştir. Ancak bu tecrübe, toplulukta rasyonel bir sorumluluk bilinci üretmek yerine kolektif bir üstünlük algısının kapısını aralamıştır. Bu durum, toplumda “Allah diğer bir toplumu değil, yalnızca bizi kölelikten kurtarmaya değer buldu” şeklinde bir çıkarsamaya zemin hazırlamıştır.

Takip eden süreçte, üstlenmeleri icap eden sorumluluklardan kaçınan topluluk, Allah’ı alana çağırarak kendileri için savaşmasını isteme hakkına sahip oldukları varsayımına kapılmıştır. Maide Suresi 24. ayette nakledilen kıssada konu vaat edilmiş topraklardır. Allah, bir bölgeyi işaret ederek oraya girmelerini buyurduğunda, Yahudilerin bu talep karşısındaki tavrı, orada yaşayan savaşçı topluluğa karşı bizzat mücadele etmek yerine şu itirazda bulunmak olmuştur: “Ey Musa! Onlar orada bulundukları müddetçe biz oraya asla girmeyiz. Şu halde sen ve Rabbin gidin, ikiniz savaşın, biz işte burada oturacağız.”

Kendileri için mücadele etmek yerine Tanrı’yı kendi adına savaştırma çabası, aktif özneliğin reddinin tarihsel bir vesikasıdır. Mısır’dan çıkıştaki kurtarıcı figürün varlığı, toplumda inisiyatif alarak mobilize olmak yerine onları mutlak bir eylemsizliğe ve sorumluluk devrine sürüklemiştir. Günümüzde de bu tarihsel refleks, kendi çıkarları doğrultusunda diğer dünya halklarını kendi adlarına mücadele ettiren bir düzeneğe evrilmiştir. Dünya halklarını kendi çıkarları için kullanma yönündeki ahlaki meşruiyeti ise bu halk, “Tanrı’nın seçilmiş insanları” olma ayrıcalığına dayandırmaktadır.

Bu kronik pasivizm, günümüzde kolektif hafızada Kabe’yi koruyan Ebabil Kuşları anlatısının anakronik bir biçimde bugüne uyarlanmasıyla Müslüman toplumlarda da aynıyla ortaya çıkmaktadır. Bu durum daha da derinleşmiş görünür. Sorulan sorulardan bazılarında “Kabe’yi kurtarmak için kuşları gönderen Allah, Gazzeli çocukları kurtarmak neden kuş sürüleri göndermemiştir?” diyerek, birey adeta kendi sorumluluğunu bu sorgulama ile örtme çabası içine girer. Bu tavır, Tanrı’yı kendileri için savaş alanına davet eden İsrailoğullarının beklentilerinden farksızdır.

Allah’ın varlığını kanıtlamak sadedinde tarihe müdahale ettiğini gösteren, gerekirse yeniden müdahale edeceğini de elde var görmemiz gerektiğini gösteren bu sıra dışı olaylar, insanın sorumluluk reddine araçlar halini almıştır. İstisnai ve tarihsel bu ilahi müdahale, mehdi algısı ekseninde kitlelerin sosyolojik, askeri ve stratejik sorumluluklardan kaçışının teolojik meşruiyet zeminine dönüştürülmüştür. Neden-sonuç ilişkilerini göz ardı eden bu arkaik beklenti, rasyonel sünnetullah bilincini yok etmiştir. Güncel jeopolitik krizlerde —örneğin İsrail-Gazze savaşında— kitlelerin geliştirdiği “Tanrı Gazzeli çocukları neden kurtarmadı?” şeklindeki sorgulama, bu edilgen teo-narsizmin iflasının ve jeopolitik acziyetin Tanrı’ya ciro edilme çabasından başka bir şey değildir.

Teolojik alanda bireysel eylemsizliğin en kurumsallaşmış izdüşümlerinden biri, büyük günah sahiplerine ahirette aracı olunacağını vadettiği “şefaat” doktrinidir. Klasik kelam metinlerinde ümitsizliği önlemek adına bir umut kapısı olarak tasarlanan bu anlayış, pratikte bireysel ahlaki........

© Akademik Akıl