Üniversiteyi Yeniden Hatırlamak
Köşe Yazıları Diş Hekimliği Eczacılık Edebiyat Eğitim Fen Güzel Sanatlar ve Tasarım Hemşirelik Hukuk İktisadi ve İdari Bilimler İlahiyat İletişim İnsan ve Toplum Bilimleri İşletme Mimarlık Mühendislik Orman Sağlık Bilimleri Siyasal Bilgiler Spor Bilimleri Tarih Tıp Veteriner Ziraat
Güzel Sanatlar ve Tasarım
İktisadi ve İdari Bilimler
İnsan ve Toplum Bilimleri
Fikri görünür kılan kalem; kalemi anlamlı kılan istikrardır.
Üniversiteyi Yeniden Hatırlamak
Yeni eğitim öğretim yılının üniversitelerimize, akademik ve idari çalışanlarımıza, öğrencilerimize ve bütün yükseköğretim camiamıza hayırlı olmasını diliyorum. Her yeni akademik yıl, yalnızca ders programlarının yeniden başladığı değil; üniversitenin anlamını, sorumluluğunu ve geleceğini yeniden düşünmemiz gereken bir eşiktir. Çünkü üniversitelerimizin ihtiyacı sadece yeni dönem hedefleri belirlemek değil, hangi ilkeler üzerinde yükselmeleri gerektiğini de açık yüreklilikle tartışmaktır. Bu yazı; akademik özgürlüğü, kurumsal özerkliği, liyakati ve akademisyenlik ahlakını tam da böyle bir başlangıçta yeniden hatırlama ihtiyacından doğmuştur.
Üniversiteyi sıradan bir eğitim kurumu veya büyük bir kamu teşkilatı olmaktan çıkaran iki temel ilke vardır: akademik özgürlük ve kurumsal özerklik. Akademik özgürlük, bilim insanının kendi disiplininde soru sorabilmesi, kuşku duyabilmesi, araştırabilmesi, öğretebilmesi ve ulaştığı sonuçları herhangi bir baskı altında kalmadan paylaşabilmesidir. En yalın ifadesiyle, hakikati arama hakkıdır. Kurumsal özerklik ise bu arayışı siyasal, bürokratik, ekonomik ve ideolojik müdahalelere karşı koruyan kurumsal güvencedir.
Bu iki kavram birbirinden ayrı düşünülemez. Özerkliği bulunmayan bir kurumda akademik özgürlük kişilerin cesaretine terk edilir; akademik özgürlüğün yaşanmadığı bir kurumda ise özerklik, yalnızca yöneticilere tanınmış idari bir ayrıcalığa dönüşür. Gerçek üniversite, hem dış müdahalelere karşı korunabilen hem de kendi içindeki bilim insanlarını yönetimin keyfîliğine karşı güvence altına alabilen kurumdur. Çünkü özerklik, yöneticinin yetkisini sınırsızlaştırmak için değil, bilimin hareket alanını genişletmek için vardır.
Orta Çağ’dan bugüne varlığını sürdürebilen kurumlar arasında üniversitelerin özel bir yerinin bulunması tesadüf değildir. Üniversite, hükümetlerden ve siyasal dönemlerden daha uzun yaşayan bir hafızaya sahiptir. Onu kalıcı kılan şey binaları, unvanları veya mevzuatı değil; eleştiri, özgür düşünce ve hakikat arayışına dayanan geleneğidir. UNESCO’nun yükseköğretim personeline ilişkin uluslararası çerçevesi de akademik özgürlük ile kurumsal özerkliği yükseköğretimin temel güvenceleri arasında kabul etmektedir.
Üniversite garnizon değildir
Üniversiteler, klasik devlet bürokrasisinin emir-komuta zinciriyle veya bir garnizon düzeniyle yönetilemez. Çünkü üniversitede rektör, dekan ya da bölüm başkanı bütün bilgiye sahip mutlak otorite değildir. Her akademisyen kendi alanının bilgi ve deneyimini taşır. Yöneticiye düşen görev bu birikimi bastırmak değil, uyumlu ve üretken biçimde bir araya getirmektir.
Bu nedenle üniversiteyi, her üyesinin farklı bir enstrümanda ustalaştığı bir senfoni orkestrasına benzetmek mümkündür. Orkestrayı yöneten kişi müziğin sahibi değildir; farklı seslerin birbirini boğmadan ortak bir eser ortaya çıkarmasını sağlar. Üniversite yöneticiliği de hükmetme değil koordinasyon; itaati sağlama değil bilimsel üretimin şartlarını oluşturma sanatıdır.
Rektörlük bu bakımdan bir mülkiyet alanı değil, geçici süreyle üstlenilmiş bir emanettir. Rektör üniversitenin sahibi değil; bilime, öğrenciye, akademisyene, idari personele ve kamuya karşı sorumlu olan kişidir. Bilimsel üretimin komutanı değil, kolaylaştırıcısıdır. Bu sınır kaybolduğunda protokol çoğalırken fikir azalır; kurumsal imaj büyürken akademik nitelik küçülür. Üniversite, yöneticinin kendisini sergilediği bir sahneye; laboratuvarlar, kütüphaneler ve derslikler de bu sahnenin dekoruna dönüşür.
Üniversite yönetiminin gerçek ölçüsü, kendisine yakın olanlarla kurduğu ilişki değil, farklı düşünenlere açtığı alandır. Eleştiriye tahammül edemeyen, farklı görüşü sadakatsizlik sayan ve çok sesliliği yönetim zafiyeti olarak gören bir anlayış, üniversitenin doğasıyla bağdaşmaz. Çok seslilik üniversitenin zaafı değil, düşünsel bağışıklık sistemidir. Bilim, ancak itirazın cezalandırılmadığı ve akademisyenin yöneticiyi memnun etmek zorunda kalmadan konuşabildiği bir iklimde gelişebilir.
Bu sebeple akademik kadroların kişilere göre tanımlanması, görevlendirmelerde yetkinlik yerine sadakatin aranması veya yönetim çevresindeki yakınlığın liyakatin önüne geçirilmesi yalnızca idari bir kusur değildir; üniversitenin bilgi üretme kapasitesini doğrudan zedeleyen yapısal bir sorundur. Kadro ilanları açık rekabete imkân vermeli; dekanlık, müdürlük ve benzeri görevler yöneticinin yakın çevresini genişletmenin değil, kurumsal yeterliliği artırmanın araçları olmalıdır.
Benzer biçimde disiplin süreçleri de kurumsal düzeni korumak yerine farklı düşünenleri sindirmek, akademik rakipleri etkisizleştirmek veya eleştirenleri hizaya getirmek amacıyla kullanılamaz. Hukuki ve idari yetkinin bir korku iklimi üretmesi, üniversiteyi görünürde sessizleştirir; fakat bu sessizlik uyum değil, bilimsel çoraklıktır. Üniversite, “emir alanların” yükseldiği bir kışla değil; hür vicdanların yetiştiği bir düşünce ortamı olmalıdır.
Türkiye’de devlet geleneğinin merkeziyetçi karakteri ve siyasal kültürün tek merkezden yönetmeye yatkınlığı, üniversite özerkliğiyle zaman zaman ciddi bir gerilim yaşamıştır. Özellikle 1982 sonrasında Yükseköğretim Kurulunun belirleyici hâle gelmesi, yükseköğretim sistemini güçlü bir hiyerarşik merkeze bağlamıştır. Üniversite özerkliğini ölçen uluslararası karşılaştırmaların yöntemleri ve kapsadıkları ülkeler farklılık gösterse de Türkiye’nin akademik ve kurumsal özerklik bakımından sorunlu bir görünüm sergilediği açıktır. Bu nedenle “sondan ikinci ülke” gibi yılı ve yöntemi belirtilmeyen kesin sıralamalar yerine, akademik özgürlük göstergelerinde görülen uzun dönemli gerilemeyi ve yapısal merkezileşmeyi tartışmak daha bilimsel olacaktır. Avrupa Üniversiteler Birliğinin özerklik yaklaşımı da meseleyi örgütsel, mali, akademik ve personel özerkliği olmak üzere birden fazla boyutta ele almaktadır.
Mali özerklik: Kaynağın kimden geldiği kadar nereye gittiği de önemlidir
Kurumsal özerkliğin en önemli boyutlarından biri mali özerkliktir. Kamu kaynaklarının sınırlanması, üniversiteleri bağışlara, araştırma sözleşmelerine, sanayi iş birliklerine ve proje gelirlerine yöneltmektedir. Bu arayış tek başına yanlış değildir. Üniversite, toplumdan ve üretim hayatından kopuk bir ada olarak yaşayamaz. Ancak sanayiyle iş birliği yapmakla bilimi ticari beklentilerin emrine vermek arasında hassas bir sınır vardır.
Sponsorun araştırma sorusunu, yöntemini veya yayınlanacak sonucu belirlediği; olumsuz sonuçların açıklanmasını engellediği bir ilişki akademik iş birliği değil, bilimsel bağımsızlığın devridir. Bu nedenle dış kaynaklardan sağlanan gelirlerin yalnızca gelir getiren birimlere bırakılması yerine, şeffaf ve hakkaniyetli kurumsal fonlar üzerinden temel araştırmalara da aktarılması gerekir. Hemen ekonomik karşılığı bulunmayan temel bilimsel çalışmalar, üniversitenin asli sorumluluğudur. Bilim yalnızca bugünün sorunlarına ürün yetiştiren bir atölye değil, henüz sorulmamış soruların da peşinden giden uzun vadeli bir insanlık faaliyetidir.
Mali özerklik, kaynakların keyfî kullanılabilmesi anlamına da gelmez. Tam tersine özerklik arttıkça hesap verme sorumluluğu da artmalıdır. Üniversite yönetimi harcadığı her kamu kaynağının bilimsel, eğitsel veya toplumsal karşılığını açıklayabilmelidir.........
