menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Avrupa ve güç politikasının yeniden keşfi

39 0
14.02.2026

"Güç politikası" kavramının ardında Makyavel'den Bismarck'a, Ranke'den Weber'e uzanan derin bir tarihî fikir silsilesi bulunmaktadır. Bu gelenek, uluslararası sahnede çıkar çatışmasını ve güç mücadelesini bir istisnadan ziyade, kaide olarak algılamaktadır. Harp ise bu mücadelenin iktizâ ettiğindeki vâsıtasıdır. Barış dönemleri geçici soluklanmalar, savaş ise politik rekâbetin doğal akışıdır.

Avrupa artık "güç politikasının dilini" öğrenmek zorundadır. Bu cümle 29 Ocak tarihinde Alman şansölyesi Friedrich Merztarafından sarf edilmiştir. Dünyanın herhangi bir ülkesinde böyle bir cümlenin sarfı büyük bir hayretle karşılanmayabilir. Ancak mevzubahis Almanya ve Alman şansölyesi olduğunda, durum değişmektedir. Machtpolitik, yani güç politikası mefhûmunun Alman siyasetinde ve tefekkür dünyasında menfîbir hâtırası vardır. Bu mefhûm, İkinci Dünya Harbi'nden sonra Almanya'da âdeta bir tabu hâline gelmiştir. Bir muktedir siyasînin ağızından mezkûr kavramın terennümüne şâhit olmak nâdirattandır. Belki de güç politikası terimi resmî bir ağızdan ilk kez bu kadar bâriz şekilde kullanılmıştır. Nitekim bu ifade, sadece bir politik hitap olmanın ötesinde, Alman siyasetinde II. Harp Sonrası dönem boyunca âdeta aforoz edilmiş bir terimin yüksek perdeden geri dönüşünü müjdelemekteydi. Şansölye'nin ifadesi, Berlin'in on yıllardır sakındığı reelpolitik diline dönüşünün nişânesi olarak Almanya genelinde tarihî bir zihniyet kırılmasına işaret etmektedir.

II. Harp sonrası güç siyasetine mesâfe

Nazi rejiminin yıkımı ve İkinci Dünya Harbi'nin hezîmetle neticelenmesi, Almanya'nın siyaset lügatinde "Machtpolitik"(güç politikası) kavramını onlarca yıl sürecek bir tabu hâline getirmiştir. 1945 sonrasında kurulan yeni Almanya, militarizm ve hamâsî güç söylemlerinden itina ile uzak durarak, uluslararası ilişkilerde güce dayalı siyaset gütmeyi reddetmiştir. Almancada dillere pelesenk olan "bir daha asla" düstûruyla perçinlenen bu refleks, Almanya'yı kendini askerî bir güçten ziyade, sivil bir güç olarak tanımlamaya sevk etmiştir. Federal Alman Cumhuriyeti, askerî güvenliğini büyük ölçüde NATO ittifakına ve Amerikan güvenlik şemsiyesine tevdi ederken, kendi askerî kapasitesini sınırlı tutmaya özen göstermiştir. "Kültür der Zurückhaltung", yani geri durma kültürü olarak da bilinen bu ihtiyat politikası, Almanya'nın haricî siyasetinde askerî güç kullanımını en son çâre olarak bile telaffuz etmeme hassasiyeti ile şekillenmiştir. Özellikle II. Harb'in sebebiyet verdiği yıkımın siyasî ve vicdanî ağırlığı altında, Alman liderleri reelpolitik yerine "wertegebundene Außenpolitik" (değerlere dayalı dış politika) söylemini yeğlemişlerdir. Güç politikası çağrışımları taşıyan herhangi bir strateji ifade etmekten dahi imtinâ etmişlerdir. Bu dönemde Almanya, uluslararası itilaflarda arabulucu, ekonomik destek sunan bir profil sergilemeyi yeğlemiştir. Gücünü sert kuvvetle değil, ekonomik kalkınma, diplomasi ve Avrupa entegrasyonu gibi ideallerle teçhiz etmeyi tercih etmiştir.

Sovyetler Birliği'nin çöküşü ve Soğuk Savaş'ın nihâyete ermesi, Avrupa'da tarihin sonu rüzgârlarının esmesine sebebiyet vermiştir. 1990'lardan itibaren başlayan yeni devir, savaşların ve güç politikalarının mâziye karıştığına dâir bir hülyâyı beraberinde getirmiştir. Liberal demokrasi ile serbest piyasa ekonomisinin küresel norm hâline geleceğine dâir ütopik îman, özellikle Batı Avrupa toplumlarında kök salmıştır. Francis Fukuyama gibi mütefekkirlerin öncülük ettiği bu ütopizm dalgası, ideolojik mücadelenin bittiğini, artık dünyânın ebedî bir barış ve refah devrine gireceğini telkîn ediyordu. Avrupa Birliği'nin genişlemesi, ekonomik entegrasyon projeleri........

© Açık Görüş