Yaşama uğraşında hayata anlam biçmek
Farkındalığınız, bilginiz, görgünüz arttıkça bayramlarla yaslar bile yer değiştirebilir. Bazen bunu sizin dışınızdaki güçler, siz uykunuzdayken bile yapabilir. Hayatın tadını tuzunu yakalamak bazen bir ömür sürer, lakin tadını yitirmek ân meselesidir. Varoluş karşısındaki "İnsanın Çaresizliği" için bir kitap yazan Güney Afrikalı düşünür David Benatar, tüm bu süreçlere bir diğer kitabında kesiyor hükmünü: "Keşke Hiç Olmasaydık!" İyi ama böyle bakarak nereye varabiliriz!..
Sık sık şüphe ettiğimiz ve giderek daha sıkça irdelediğimiz şey, hayatın kirlenmeden, bize kendinden nefret ettirmeden hayatı yaşamanın mümkün olup olmadığı meselesidir.
Antinatalist (doğum karşıtı.. insanların üremesinin ahlaki açıdan yanlış olduğuna ilişkin) görüşleriyle çok tartışılan Cape Town Üniversitesi (Güney Afrika) felsefe profesörlerinden David Benatar, önce durum tespiti yapıyor (İnsanın Çaresizliği), ardından da hükmünü (Keşke Hiç Olmasaydık) ile koyuyor.
Benatar, geçtiğmiz aralık ayında diğer ikisi gibi Cansu Özge Özmen çevirisiyle yayımlanan Türkçedeki üçüncü kitabı "En Pratik Etik" de gündelik hayattan etik seçimlerimize dair konuları benzer yaklaşımlarla ele alınıyor.
Üç kitabın ortak özelliği insan varoluşunun kötücül beyhudeliğine vurgu yaparken Schopenhaur'un kötümserlik felsefesini hatırlatıyor.
Alman filozof, sarkaç mantığıyla insanın içler acısı varoluş çilesini şöyle açıklamıştı:
İnsanı arzu ve istekleri yönetir. Sahip olma hırsı kesintisiz acıyı kabullenmek anlamına gelir. Üstelik arzusuna ulaşıp o şeye kavuştuğunda ise kısa süreli bir doyum yaşasa da hemen sonrasında bir boşluk hissine, can sıkıntısı ve bıkkınlığın pençesine düşer. İnsan hayatı bu iki uç arasında bir sarkaçın çubuğu gibi salınır durur.
'DÜNYAYA GELME BAHTSIZLIĞI'
David Benatar "Keşke Hiç Olmasaydık" ve "İnsanın Çaresizliği'nde Schopenhaur'un kötümserliğini katmerlendirir;
Dünyaya gelmeyi bir 'bahtsızlık olarak ele alır. Bunun saf bir kötülük olduğunu ve telafisi mümkün olmayan bir zararı içinde taşıdığına inanyor Benatar. Dahası dostlar arasındaki avutucu üç beş söz ve kırık dökük yaşam bilgeliklerinin dışında hayatın mahrum bir süreç olduğunu ileri sürer.
Bu düşünceleri yıkıcı, kötücül ve yararsız bulabilirsiniz. Böyle düşünenlere de ben sormak isterim.
Hayat çok anlamlı bir şeyse durup dinlenip anlam arayışına niye çıkıyoruz?.. Sürekli kendimizle ve başkalarıyla didişiyor, üç günlük ömrümüzü kendimize zehir ederken günün birinde ve genellikle hiç olmadık bir anda pat diye ölüyorsak bunca uğraş niye?.. Bence Schopenhaur'un sarkacını yavaşlatmak yapıp yapabileceğimiz yegane şey bir Stoacı gibi hayata büyük anlam atfetmeden, kopacağını bile bile o ipe sıkı sıkı sarılmak.
HAYATIN KAZANIM VE KAYIPLARI!
David Benatar kitapları okumak, biraz özel bir benzetme yaparak söyleyeyim, İspanyolca gibi. Baştan çok zorlanırsınız ama sonrası kolaydır, sizi Anglosakson dilleri gibi zorlamaz. Yani Benatar'ın çizdiği karanlık çerçevenin dışına çıkabilirseniz, küçük huzur ve mutluluk ülkesinin münbit topraklarına atabilirsiniz kendinizi.
Nereden gelindiği ve nereye gittiği bilinmeyen bir hayatı orta yerinden anlam biçmeye kalkmak kolay değil. Ayrıca David Benatar'ın bu konuların türlü veçhelerini ele aldığı kitaplarını kimseyi sıkmadan, konuyu dağıtmadan tanıtmak meşakatli bir iştir.
Yazar, "Keşke Hiç Olmasaydık" adlı Türkçeye çevrilen ilk kitabının önsöz ve girişinden derlediğim ifadelerinde özetle şöyle söylüyor:
"... Her birimiz dünyaya getirilmiş olmakla zarar gördük. Bu göz ardı edilebilir bir zarar da değil; çünkü en iyi yaşamların bile kalitesi oldukça düşük, çoğu insanın kabul edeceğinden çok daha düşük... kitabı(mı)n ana fikri dünyaya gelmenin her zaman ciddi bir zarar verdiği yönündedir... İnsanın hayatındaki iyi şeyler hayatının nispeten iyi geçmesini sağlasa da insan hiç dünyaya gelmeseydi bu iyi şeylerden mahrum kalamazdı. Hiç-bir zaman dünyaya gelmeyenler yoksun........
