Vajinal doğum 'norm'dur; normal değildir! Senin bedenin, senin hayatın, senin kararın!
Kadınların sezaryen ile doğum yapmasına karşı çıkan, bu yöntemin, insan doğasına aykırı olduğunu savunan sistematik fikir akımları, basit cümleler ile, yahut sabit bir fikrin tek yanlı duruşuyla açıklanamayacak kadar karmaşıktır.
Söz konusu bahse, mevzu olan esas, kadının toplumsal kimliği ve bu kimliğe ataerk hegemonya tarafından yapılan kişilik atamaları olunca, mesele psikanaliz, toplumsal cinsiyet kuramı, dogmatik kalıpların imperativ söylemleri, dinsel sembolizm ve kadın düşmanlığının iç içe geçtiği çok katmanlı bir sorgulamaya dönüşüyor.
Öncelikle, sezaryen karşıtlığının sebeplerini ve bu karşıtlığın toplumsal cinsiyet tanımlanmasında neye denk geldiğini analiz etmek gerekir, ki buna da kadının biyolojik farklılığı ile başlamak sanıyorum yerinde olur.
Salt ve yorumsuz bir bakış açısıyla değerlendirdiğimizde, kadın vücudu, hamile kalmak, çocuk doğurmak ve doğurduktan sonra bu çocuğu kendi bedeninde ürettiği bir sıvı ile beslemek gibi, erkek vücudunun yapamadığı biyolojik bir kabiliyete muktedirdir.
Abilite penceresinden bakıldığında, kadını üstün pozisyona yükseltmesi gereken bu özellik erkek egemen düşünceyle karşılaşınca tepetaklak olmuştur.
Kadındaki, insan türünün devamını temin eden biyolojik üstünlüğü, korkunç bir acziyet, yabanıllığa içkinlik ve fıtrat ehli olmak gibi sıfatlar ile bütünleştirilerek, kadın “yardımcı-nesne” konumuna indirgemiştir.
“Kadim ataerk” kadını, insanlık ölçütünde bu denli tenzil-i rütbeye uğratırken, kendi nev-i şahsını ise en kıymetli varlık sıfatıyla, bütün evrensel ölçütlerin merkezine “esas-özne” olarak yerleştirerek taltif etmiştir.
Yani androsantrik bir zorlamayla, yabanıl ilan ettiği kadını, kendi tanrısal pozisyonu karşısında, erkeğin üremesini sağlayan, cinsel ihtiyaçlarını tatmin eden ve gündelik işlerini onun için yapan bir “arzu, üreme ve hizmet nesnesi” olarak konumlandırmıştır.
Bu konumlandırma etrafında şekillenen toplumsal düzende, ataerkin fikr-i sabiti, sadece hamile kadını hedef almaz elbette, aynı zamanda kız çocuğunu, genç kızı, kadına biçtiği kurumsal köle kimliği olan ‘gelini’ ve kadının bütün ara kimliklerini de erk kaleminin keskin sınırlamalarına maruz bırakır.
Bununla da yetinmeyip, kadının sadece kadın olduğu için utanmasını ve kendini noksanlı hissetmesini bekleyerek, bu utanma halini, ataerkil sarayın erkeksi saltanat koridorlarında, bir tür hoşluk olarak kendisine hediye etmek cür’etinde bulunur.
Kadının biyolojik üstünlüğü, ataerk anlatı tarafından belirlenen normatif bir çerçeveye pervasızca hapsedilerek, bu normlar kadınlığın omuzlarına utanç duyulması gereken bir kabahat olarak yüklenir. Hem öyle bir yüklenir ki, kadına hamile kaldığı, regl olduğu ya da bebeğini emzirdiği için utanması gerektiği fikri ‘NORMAL’ bir davranış olarak aşılanır.
Bu bahiste normallik kavramına kısaca değinmek gerekiyor. “Normal” sözcüğü birçoğumuzun dimağında, doğal biçimde ola gelen, ya da olması gereken doğruluk kavramlarıyla bütünleşmiş bir çağrışım oluşturuyor, değil mi? Ancak kelimenin kökenine baktığımızda, filolojinin akıl yolları bizi bambaşka bir mecraya taşıyor.
“Normal” sözcüğü kökeni itibariyle, Latincedeki norma sözcüğünden geliyor; “norma” marangozların bir çizginin doğruluğunu ölçmek için kullandıkları araç olan “gönye”ye verilen ad.
Somut bir marangoz aletinden soyut bir kültürel ölçüye dönüşerek, doğru çizgiye uyan kurallar ya da standartlar anlamında kullanılan norm, Foucault ve Butler’ın analizlerinde iktidarın en güçlü aracına dönüştüğü açıkça görülen ideolojik bir kavram olarak karşımıza çıkıyor.
Ne diyordu, Fransız düşünür Michel Foucault, “biyopolitika” başlığı altında, anımsayalım:
“Modern iktidarlar yaşamın kendisini, sadece bireyleri cezalandırarak değil, toplumsal normları oluşturarak ya da var olan normları destekleyerek düzenlerler.”
Amerikalı filozof, feminist düşünür Judith Butler ise, Foucault’nun iktidar ve norm kavramlarını, toplumsal cinsiyet bağlamında ele alarak, aynı düzlemde oluşturduğu tezle, bizlere toplumsal cinsiyetin performatif olduğundan söz eder.
Peki bir cinsiyetin performatif olması ne anlama gelir?
Şöyle ki, kadın bedeni, toplumsal söylemler ve iktidar ilişkileri tarafından, “bir kadın nasıl davranmalıdır?” sorularına sürekli maruz bırakılır. Ataerk bu sorulara tekrar tekrar verdiği geleneksel-politik cevaplar ile, kadınlığı ve anneliği normatif bir çerçevenin içerisine hapsederek şekillendirir.
Bu çerçevenin içerisinde yankılanan: “Gerçek annelik vajinal doğumla olur”, “Kadının doğumda, ağrı kesici istemesi ya da sezaryeni tercih etmesi annelik duygusunu noksanlı kılar”, “İdeal anne, fedakârca acıya katlanan annedir” gibi dayatmacı normatif cevaplar, kadının kendi sağlığını, bebeğinin sağlığını, duygularını ve psikolojisini düşünerek vereceği cevaplardan oldukça uzaktadır.
Bu bağlamda, vajinal doğumun, acı ve tehlike içeren bir ritüel olarak kutsanması, kadın bedeninin, toplumsal cinsiyet normları tarafından........© 12punto
