Daron Acemoğlu tartışmasının ötesinde: Kalkınma neden kurumlarda başlar?
Son günlerde ekonomi dünyasında dikkat çekici bir tartışma yaşanıyor. 2024 Nobel Ekonomi Ödülü’nü Simon Johnson ve James A. Robinson ile paylaşan Daron Acemoğlu, başta The Economist olmak üzere bazı çevrelerin eleştirilerinin odağında. Ancak bu tartışma, bir ekonomistin haklı ya da haksız olmasından çok daha önemli bir soruyu yeniden gündeme taşıyor: Toplumları kalıcı refaha ulaştıran asıl unsur nedir? Acemoğlu’nun Nobel’e uzanan çalışmaları, doğal kaynakların, sermaye birikiminin ve teknolojik gelişmenin ötesinde, kalkınmanın temelinde kurumların yer aldığı tezine dayanıyor.
The Economist, Ağustos ayında yayımladığı “Dünyanın en etkili ekonomisti, tuhaf bir şekilde inandırıcı değil” başlıklı yazısında Acemoğlu’nun özellikle kurumlar teorisinin açıklama gücünü sorguladı. Çin’in uzun yıllar boyunca demokratik ve kapsayıcı olarak tanımlanamayacak bir kurumsal yapı altında sergilediği yüksek büyüme performansı, “kurum” kavramının zaman zaman fazlasıyla geniş kullanılması ve yapay zekânın ekonomik etkilerine ilişkin ihtiyatlı öngörüleri eleştirilerin temel dayanaklarını oluşturdu.
Acemoğlu ise bu eleştirilere sert yanıt verdi. Tartışmanın bilimsel sınırları aştığını savunurken, yapay zekâ alanındaki bazı öngörülerinin yeni gelişmeler ışığında yeniden değerlendirilmesi gerekebileceğini de kabul etti.
Tam da bu noktada önemli bir ayrım yapmak gerekiyor. Bir bilim insanının bazı öngörülerinin tartışılması ya da zaman içinde yanlışlanması, ortaya koyduğu düşünsel çerçevenin bütünüyle geçersiz olduğu anlamına gelmez. Bir teorinin sınırlarını göstermek başka, onun işaret ettiği temel ilişkiyi reddetmek başka bir şeydir. Acemoğlu’nun çalışmalarında da asıl mesele budur: Kurumlar her şeyi açıklamayabilir; ancak ülkelerin uzun dönemli kalkınma performansını anlamaya çalışırken onları denklemden çıkarmak da mümkün değildir.
NOBEL’İN MERKEZİNDE BÜYÜME DEĞİL, KURUMLAR VAR
Öncelikle önemli bir noktayı hatırlamak gerekiyor. Daron Acemoğlu, Nobel Ekonomi Ödülü’nü yalnızca ekonomik büyüme üzerine geliştirdiği görüşler nedeniyle almadı. İsveç Kraliyet Bilimler Akademisi, Acemoğlu, Simon Johnson ve James A. Robinson’u, “kurumların nasıl oluştuğu ve refahı nasıl etkilediğine ilişkin çalışmaları” nedeniyle ödüllendirdi.
Bu tercih, aslında tartışmanın merkezini de ortaya koyuyor. Acemoğlu ve çalışma arkadaşları, ülkeler arasındaki refah farklarını yalnızca büyüme rakamlarıyla açıklamaya çalışmıyor; ekonomik fırsatların ne kadar geniş kesimlere yayıldığını, refahın nasıl paylaşıldığını ve büyümenin hangi kurumsal zemin üzerinde gerçekleştiğini sorguluyor.
Çünkü yüksek büyüme ile yüksek refah aynı şey değildir. Bir ekonomi uzun yıllar hızlı büyüyebilir; ancak ortaya çıkan gelir ve fırsatlar dar bir kesimde yoğunlaşıyorsa, geniş toplum kesimlerinin yaşam standartlarını kalıcı biçimde yükseltmiyorsa ve ekonomik sisteme katılım kanalları sınırlı kalıyorsa, bu büyümenin sürdürülebilir ve kapsayıcı bir kalkınmaya dönüşmesi zorlaşır.
Bu nedenle kalkınmayı yalnızca büyüme oranlarıyla ölçmek eksik bir yaklaşımdır. Asıl önemli olan, büyümenin niteliği, sürekliliği ve toplumsal sonuçlarıdır. Acemoğlu’nun kurumsal yaklaşımı da tam olarak bu noktada önem kazanıyor: Mesele ekonominin ne kadar büyüdüğü değil, ortaya çıkan refahın kimler tarafından, hangi kurallar çerçevesinde ve ne ölçüde paylaşılabildiğidir.
TEKNOLOJİNİN YARATTIĞI KAZANÇLAR KİME YARIYOR: Kurumlar Her Şeyi Açıklar mı?
Burada The Economist tarafından yöneltilen bazı eleştirilerin tamamen haksız olduğunu söylemek de doğru olmaz. Kurum kavramının zaman zaman çok geniş kullanılması, teorinin açıklama gücünü zayıflatabilir. Her başarıyı “iyi kurumlar”, her başarısızlığı ise “kötü kurumlar” ile açıklamaya çalışmak, teoriyi sınanması güç bir çerçeveye dönüştürebilir.
Benzer şekilde Çin örneği de önemli sorular ortaya koyuyor. Demokratik ve kapsayıcı kurumlara sahip olmadan uzun yıllar yüksek büyüme sağlayabilen Çin, kalkınmanın yalnızca kurumsal yapıyla açıklanamayacağını gösteriyor. Devlet kapasitesi, sanayi politikaları, küresel ticaretle entegrasyon, teknoloji transferi ve beşerî sermaye gibi unsurlar da bu süreçte belirleyici rol oynuyor.
Yapay zekâ tartışmalarında da benzer bir durum söz konusu. Teknolojik gelişmelerin, Acemoğlu’nun ilk öngörülerinden daha hızlı ilerlemesi mümkündür. Nitekim kendisi de bazı değerlendirmelerinin güncellenmesi gerektiğini kabul etmektedir.
Ancak bütün bu eleştiriler daha temel bir soruyu ortadan kaldırmıyor: Teknolojinin ürettiği değer ve refahtan kimler yararlanacak?
İşte kurumlar tartışmasının önemi tam da burada ortaya çıkıyor. Çünkü mesele yalnızca teknolojik ilerlemenin hızı değil, ortaya çıkan kazançların toplum içinde nasıl dağıldığıdır. Teknoloji büyümeyi hızlandırabilir; ancak bu büyümenin kapsayıcı bir refaha dönüşüp dönüşmeyeceğini belirleyen yine büyük ölçüde kurumsal çerçevedir.
MESELE YAPAY ZEKÂ DEĞİL, TEKNOLOJİNİN KİME HİZMET ETTİĞİ
Acemoğlu’nun yapay zekâya ilişkin yaklaşımı zaman zaman teknoloji karşıtlığı olarak yorumlanıyor. Oysa temel itirazı teknolojik ilerlemeye değil, teknolojinin kendiliğinden ve kaçınılmaz biçimde toplumsal refah yaratacağı varsayımına yöneliktir.
Yapay zekâ kuşkusuz üretkenliği artırabilir, maliyetleri düşürebilir, bilimsel araştırmaları hızlandırabilir ve yeni iş alanları yaratabilir. Ancak teknolojik dönüşümün kazançları toplumun tüm kesimlerine aynı ölçüde yansımaz. Otomasyon bazı alanlarda verimliliği yükseltirken, bazı meslekleri........
