Kardak hikayeleri
Kadim dostum Barış Doster, geçenlerde Kardak krizine dair çok güzel ve bilgilendirici bir yazı kaleme aldı.
Herkesin, ama özellikle Türkiye'nin yakın tarihi ile ilgilenenlerin; Türk-Yunan ilişkileri, Ege meseleleri ve deniz hukuku üzerine kafa yoranların bu yazıyı mutlaka okuması gerekiyor.
Altını kalın kalemle çizmiş olalım.
Ben de o vakit gelişmelere diplomasi muhabiri olarak yakından tanıklık etmiştim. Ak sakallı tarih babanın defterine bir iki küçük not da benden olsun!
Ama öncesinde siyasi, hukuki ve stratejik çerçeveyi çizmekte yarar var.
Aslında Kardak krizi, Türk-Yunan ilişkilerinde bir dönüm noktasıydı. Buradaki bütün mesele, Yunanistan'ın uluslararası antlaşmalar ile kendisine devredilen adalar ve verilen hakların da ötesinde Anadolu'nun 3 mil dışındaki alanlarda kalan bütün coğrafi formasyonlara sahip olmak istemesiydi.
Bu, Ege'de yeni ve belki de çok önemli bir başka sıkıntıyı gündeme taşıyordu.
Öyle ki, bu çözümlenmeden denizdeki yetki alanları ve bunlar üzerindeki hava sahasına ilişkin geçmişten beri süre gelen meselelerin çözümü neredeyse imkansız hale geldi.
O tarihten sonra bu kritik başlık “Ege'de egemenliği antlaşmalarla Yunanistan'a devredilmemiş, ada, adacık ve kayalıklar” meselesi olarak resmi belgelerde yer alacaktı.
Türkiye ve Yunanistan arasında 1974'teki Barış Harekatı’nın ardından ilk kez sıcak çatışma riski ortaya çıkmıştı.
Topyekûn bir savaş kapıdaydı.
Şimdi kaseti biraz başa saralım.
1995 yılının son günleriydi. 25 Aralık'ta Türk bandıralı yük gemisi Figen Akat, Bodrum Gümüşlük açıklarındaki Kardak kayalıklarında karaya oturmuştu. Yunan makamları hemen devreye girmiş, kurtarma teklifinde bulunmuştu. Geminin kaptanı teklifleri, bu kayalıkların Türkiye'ye ait olduğu, dolayısıyla Türk karasularında bulundukları gerekçesiyle reddetmişti.
Türkiye de devreye girmiş ve geminin kurtarılması için harekete geçmişti.
Kriz, bağıra bağıra geliyordu.
O vakit, internet ve özellikle de sosyal medya henüz hayatımıza zuhur etmemiş olduğundan Türkiye olayı Anadolu Ajansı'nın birkaç satırlık haberinden öğrenmişti.
Ertesi sabah gazeteye gelene kadar benim de ne olup bittiğinden hiç haberim olmamıştı.
Bir gece önce feneri Mülkiyeliler Birliği'nde söndürmüştüm. O yorgunlukla büroya gelmiş, önümdeki gazeteleri bile adam gibi okumadan, Hüsamettin'in yaptığı acı kahveyle başımın ağrısını dindirmeye çalışıyordum.
Haber Müdürümüz Ahmet Baydar, ne olursa olsun önüne gelen bütün haberleri fazlasıyla ciddiye alan bir yöneticiydi.
Elbette olması gereken de buydu.
Toplantıda, Anadolu Ajansı'nın haberini kısaca özetlemiş, Ankara Büro'nun diplomasi muhabiri olmam hasebiyle, “Bahadır, bu iş ne kadar ciddi, bundan sonra nereye gider” diye sormuştu.
“Bilmiyorum” demek yerine baştan savma bir cevap vermiştim.
- Bir şey çıkmaz o işten.
Ahmet Baydar üstelememiş, “peki” demekle yetinmişti.
Yılların gazetecisiydi, meselenin büyük bir krize evirileceğini hesap etmemiş olabilirdi ama şimdi baktığımda hafife alınmaması gerektiğini düşünmüştür diye tahmin ediyorum.
Nihayetinde benim başımdan savmış olmam, vaziyetin ciddiyetini ortadan kaldırmıyordu.
Kriz, bir ay içinde Türkiye ile Yunanistan'ı sıcak çatışmanın eşiğine kadar getirdi.
Ahmet Baydar'ı rahmetle anayım, bir kez bile benim yaptığım bu vahim hatayı yüzüme vurmadı, “Hani, bir şey çıkmazdı........
