menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Kıbrıs’ta Yeni Yol Ayrımı: Avrupa’nın Ezberleri, Türkiye’nin Seçenekleri ve Doğu Akdeniz’in Geleceği

30 0
12.07.2026

Avrupa Parlamentosu’nun geçtiğimiz günlerde kabul ettiği Kıbrıs kararı ilk bakışta yeni bir siyasi gelişme gibi görünebilir. Oysa dikkatle okunduğunda bunun, Avrupa’nın son yirmi yıldır büyük ölçüde değişmeyen Kıbrıs yaklaşımının yeni bir versiyonu olduğu anlaşılıyor.

Metin, insani trajedilere vurgu yapıyor, Türkiye’yi eleştiriyor ve çözüm çağrısında bulunuyor. Bunların hiçbiri yeni değil.

Asıl değişmeyen ise Avrupa’nın Kıbrıs meselesini hâlâ büyük ölçüde 1974’ten başlatmasıdır.

Oysa kırk yılı aşkın diplomasi hayatım bana önemli bir ders verdi: Bir uluslararası ihtilafı, taraflardan birinin tercih ettiği tarihten başlatırsanız, çözüm üretme ihtimalinizi daha en başta zayıflatırsınız. Çünkü tarihin yalnızca bir bölümünü anlatan her hikâye kaçınılmaz olarak eksik kalır.

Tarih 1974’te Başlamadı

1974, uzun yıllardır derinleşen anayasal, siyasal ve toplumsal bir krizin askerî kırılma noktasıydı.

1960’ta kurulan Kıbrıs Cumhuriyeti, klasik anlamda çoğunluğun yönettiği bir ulus devlet olarak tasarlanmamıştı. Türk ve Rum toplumlarının kurucu ortaklığına dayanan hassas bir güç paylaşımı modeliydi. Türkiye, Yunanistan ve Birleşik Krallık ise Garanti Antlaşması ile bu düzenin koruyuculuğunu üstlenmişti.

Ancak bu ortaklık uzun ömürlü olmadı.

1963’te anayasal düzen fiilen çöktü. Türk toplumunun devlet kurumlarından dışlanması, toplumlararası şiddetin başlaması ve güven ortamının tamamen kaybolması adayı on yılı aşkın sürecek bir istikrarsızlık dönemine sürükledi. Kıbrıslı Türklerin can güvenliğine yönelik ciddi tehditler ve kitlesel şiddet olayları yaşandı.

15 Temmuz 1974’te Yunanistan’daki askerî cuntanın desteklediği darbe ise bu sürecin zirve noktası oldu. Enosis hedefi doğrultusunda gerçekleştirilen bu girişim, 1960 düzenini fiilen ortadan kaldırdı.

Türkiye’nin müdahalesi işte bu şartlarda gerçekleşti.

Operasyonun kapsamı ve sonraki safhalarının uluslararası hukuk açısından nasıl değerlendirilmesi gerektiği elbette tartışılabilir; nitekim bu tartışma bugün de sürmektedir. Ancak hukuki tartışmaların varlığı, müdahalenin hangi siyasi ve anayasal zeminde gerçekleştiği gerçeğini değiştirmez.

Sorun tam da burada başlıyor.

Avrupa Parlamentosu’nun son kararı da dâhil olmak üzere birçok Avrupa belgesi bu tarihsel zincirin önemli halkalarını ya görmezden geliyor ya da tali ayrıntılar olarak değerlendiriyor.

Oysa seçilmiş hafızalar üzerine kalıcı barış inşa edilemez.

Çözümü Reddeden Neden Ödüllendirildi?

Bugünkü çıkmazın asıl kırılma noktası bana göre 1974 değil, 2004’tür.

Avrupa Birliği, Kıbrıs’ta siyasi çözüm gerçekleşmeden Güney Kıbrıs Rum Yönetimi’ni tüm adayı temsilen tam üyeliğe kabul etti.

Brüksel bunu barışı hızlandıracak stratejik bir hamle olarak gördü.

Fakat sonuç tam tersi oldu.

O dönemin Avrupa Komisyonu ve Avrupa Konseyi kayıtlarına bakıldığında, üyeliğin çözümü teşvik edeceğine dair güçlü bir iyimserliğin hâkim olduğu görülür. Bugünün karar vericileri ise o dönemin derslerini yeterince hatırlamıyor gibi görünüyor.

Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri Kofi Annan’ın hazırladığı kapsamlı çözüm planı referanduma sunulduğunda Türk tarafı yaklaşık yüzde 65 oranında “Evet”, Rum tarafı ise yaklaşık yüzde 76 oranında “Hayır” dedi.

Her iki tercih de demokratikti.

Ancak diplomasi açısından sonuçları aynı değildi.

Çözümü destekleyen taraf uluslararası izolasyon altında kalmaya devam etti.

Çözümü reddeden taraf ise birkaç gün sonra Avrupa Birliği’nin tam üyesi oldu.

Uluslararası müzakerelerde teşvik mekanizmaları belirleyici öneme sahiptir. Taraflardan biri uzlaşmadan da ulaşmak istediği stratejik hedefe........

© 10 Haber