NATO Zirvesi’nin düşündürdükleri: Türkiye oyuna girince, biz vatandaşlar da girmiş sayılıyor muyuz?
Onaylanma arzusu insan tabiatının olmazsa olmaz bir parçasıdır… Kabul edilmekle başlar, takdir edilmekle zirvesine ulaşır. Çocuklar için bu bazen travmatik bir konu olabilir. Hele erkek çocukları için…
Gururunu çizdirmeden oyuna girmenin en iyi yollarından biri, kenarda durup, mesela yeni topunu sektirmek ve topuna fit olup seni davet etmelerini beklemektir. Gerçi oyuna girmekle iş bitmez, seni kendileriyle eşdeğer bir oyuncu olarak görmüyorlarsa, istediğin mevkide oynamana çoğunlukla izin vermezler, aralarında paslaşırlar, seni görmezler… Topunu alıp gidemezsin, hepten dışarıda kalırsın. Top arada sırada sana da gelecektir elbette… Böylesine razı olursun, kabul edilmiş, onaylanmış olmak yeterlidir. Sevinirsin. Hiç değilse evde anlatacak bir şeyin vardır artık…
Görünüşe göre, birkaç “kendini bilmez” homurdanma dışında NATO’nun Ankara Zirvesi’nin ardından biz de milletçe sevindik. NATO 3.0’ın kadrosunda yerimizi garantilemiştik. Dünya liderlerinden, en çok da baş liderden organizasyonla ilgili övgüler almıştık. Topumuz, tüfeğimiz, roketimiz, dronumuz hak ettiği ilgiyi görmüştü. Bizi güzellikle almadıkları oyuna, “silah zoruyla” girmiştik.
“Çok alâmetler belirdi, vakit tamamdır”
Nazım Hikmet’in dizeleriyle söyleyecek olursak, Batı ittifakının kurmakta olduğu yeni oyuna Türkiye’nin de dahil edileceğine ilişkin bir süredir “çok alâmetler” belirmişti. Bunları az-çok gördük ama hep Amerika üzerinden okuduk. Trump’ın Erdoğan için düzdüğü övgüleri, “orada çok büyük işler başaran, büyük bir lider” demesini, kimimiz “eyvah başımıza neler gelecek”, diye karşılarken, kimimiz de “ABD nihayet değerimizi anladı,” diye değerlendirdik.
“Resmî Avrupa”da ise Türkiye ile ilgili daha ziyade suskunluk hakimdi… Ta ki, Avrupa’nın silahlanma yatırımlarından kaçınamayacağını kabullenmesine, bunun için ABD’ye artık yaslanamayacağını fark etmesine kadar…
Başta “yok canım” diye karşılanan, Trump’ın “artık size para vermeyeceğim, askerlerimi çekeceğim” tehditleri, yavaş yavaş ciddiye alınmaya başlanmıştı. Almanya en önde olmak üzere, Avrupa’nın üç büyüklerinin savunma harcamalarında ve yatırımlarında ciddi artışlar yapacağı arka arkaya açıklanıyordu. Polonya, Norveç, Danimarka, İsveç. Finlandiya, küçük Baltık ülkeleri ve diğer bazı Orta Avrupa ve Balkan ülkeleri de bu kervana kendi ölçülerinde katıldılar.
Ama bir sorun vardı. ABD’den bağımsız veya yarı bağımsız biçimde kendi savunma sanayisini geliştirmek isteyen büyük ülkelerin, önce bunun kaynağını bulmaları (hemen hepsi sosyal harcamalardan kesecek ve tabii borçlanacaktı), sonra özel sektörü hareket geçirmeleri, yatırım yapmaları, üretime geçmeleri gerekiyordu. Bunların, karar süreçleri yavaş olan demokratik ülkelerde çok zaman alması kaçınılmazdı. Bu arada, Ukrayna’ya yapılan silah ve mühimmat sevkiyatı Avrupa’daki stokların hızla erimesine sebep oluyordu. Avrupa basınında, yatırımlar aktif hale gelinceye kadar “boşluğun doldurulması” gerektiği konuşulmaya başlandı.
Türkiye ile ilgili suskunluk, bir başka düzlemde kırıldı. Neredeyse aynı anda, önce birkaç ülkenin savunma sanayii basınında, sonra ana akım medyasında Türkiye’nin savurma sanayiindeki ilerlemeleri ile ilgili yazılar çıkmaya başladı. Geçmişte, tamamlanmış işlere yer vermekte bu kadar cömert davranmayan medya, bu kez silah prototiplerini dahi öne çıkarmaya başlamıştı. Birileri, Avrupalı liderlere, açıkça söylemeden, seçenek gösterir gibiydi…
Trump gerçekten Cumhurbaşkanı Erdoğan çağırdı diye mi geldi?
NATO’nun Brüksel’de yeni inşa edilen modern karargah binasının ana giriş meydanında “9/11 ve 5. Madde........
