Semiha Berksoy, yüzlerce resim yapmış ama hiçbirini satmamış… Neden biliyor musunuz?
Semiha Berksoy.
Bir insan değil, sanki bir sanat patlaması…
Bazı insanlar sanat yapar, bazıları sanatın kendisi olur.
Semiha Berksoy, ikinci türden.
Opera söylüyor.
Resim yapıyor.
Şiir yazıyor.
Kendini tuvale koyuyor, sahneye koyuyor, hayata koyuyor…
Her şeyi fazla.
Fazla renkli.
Fazla dramatik.
Fazla cesur.
Fazla özgür.
Ama zaten sanat biraz da bu değil mi?
1910’ların İstanbul’unda doğan bir kız çocuğu düşünün.
Cumhuriyet henüz kurulmamış.
Kadınların hayatı bugünkü gibi değil.
Ve o küçük kız bir gün çıkıp şunu söylüyor:
“Ben sanatçı olacağım!”
Babasına yazdığı o mektup inanılmaz:
“Baba, benim ruhumu sürükleyen, bende alev hâline geçen bir şey var; o da sanat aşkıdır. Bunu biliniz babacığım. Bunu yapamadan ölsem bile, mezarımda biten selvi ağaçları söyler…”
Ne istediğini gayet net biliyor.
İnanılmaz kararlı.
Önündeki bütün engelleri yıkacağını da söylüyor:
“Sanat tutkumun önünde hiçbir şey duramaz!”
Ne müthiş, değil mi?
Tutkusunun kırmızılığı, insanı büyülüyor.
Belki de sonradan sanatçı olunmuyor, sanatçı doğuluyor.
Ama tabii ki sıradan bir sanatçı olmak istemiyor.
Opera söyleyecek.
Avrupa’da sahneye çıkacak.
Hatta Avrupa’da opera söyleyen ilk Türk kadın sanatçı olacak.
Dev tuvaller boyayacak.
Kendi hayatını resimlere dökecek
Böyle hayalleri var.
Ve o hayalleri, tek tek gerçekleştiriyor.
Semiha Berksoy sadece opera sanatçısı değil yani.
O, bir sanat karakteri.
Hayatının her şeyi sanatın parçası.
Aşkları.
Acıları.
Yalnızlığı.
Annesi.
Nazım’ı.
Kızı.
Hepsi tuvallerde…
Onun resimlerine baktığınızda teknik görmüyorsunuz, ruh görüyorsunuz.
Kocaman bir ruh.
Ve tabii şu var:
Semiha Berksoy küçük oynamıyor.
Tuvaller........
