Adalet Ne Değildir?
Platon’un Türkçeye Devlet olarak çevrilen Politeia kitabı günümüzde insan ilişkileri açısından da siyaset felsefesi açısından da el altında bulundurulup tekrar tekrar okunması gereken bir kitap. Neden derseniz, iki insan arasındakinden bir toplumdaki insanlar arasındaki ilişkilere, oradan toplumlar arasındaki ilişkilere kadar her yerde en temel değerin, erdemin adalet olması gerektiğinin hatırlaması gerekiyor çünkü. Günümüzde Thrasymakhos’un (MÖ 459 – 400) adalet anlayışı bütün dünyayı yönetiyor. Ve Devlet kitabına baktığımızda, bence Platon’un adaletin ne olduğuyla ilgili olarak en fazla zorlandığı diyalog Thrasymakhos’la olanı ve bunun neden böyle olduğunu bugün dünyanın içinde bulunduğu duruma bakarak anlayabiliyoruz. 2025 martında bu sayfalarda Thrasymkaos’un Adaleti başlıklı bir yazı yayınlamıştım. Şimdi adalet konusunu biraz daha ayrıntılı incelemek istiyorum.
Devlet adlı eser, hem birey hem de devlet düzeyinde adaletin ne olduğunu, nasıl sağlanacağını ve adil bir insanın neden adaletsiz bir insandan daha mutlu olduğunu temellendirmeye çalışır. Platon’un bütün diyaloglarında olduğu gibi burada da ana kahraman, hocası Sokrates’tir. Sokrates, kitabın daha başlarında, adaletin küçük bir harfle yazılmış bir yazı gibi bireyde okunmasının zor olduğunu söyler. Devleti ise aynı yazının çok daha büyük harflerle yazılmış haline benzetir. Büyük resmi görerek küçüğü çözmeyi amaçlar.
Bunu böyle yapmasının çok önemli bir nedeni vardır. Ruhun üç parçası (akıl, cesaret, arzular) ile devletin üç sınıfının (yöneticiler, askerler, üreticiler) aynı düzende çalıştığını düşünmektedir. Devletin işleyişini anlamak, insan ruhunun işleyişini çözmeyi sağlar ve vice versa.
Kephalos ya da adaletin gündelik yüzü
Kitap, Peiraieus limanında, bir bayram alayının ardından, varlıklı bir evde açılır. Ev sahibi Kephalos yaşlı bir adamdır ve Sokrates ona önce yaşlılığı sorar. Bu masum görünen soru, aslında bütün eserin gizli kapısıdır. Kephalos, yaşlılığın en büyük kazancının arzuların yatışması olduğunu söyler. Gençken insanın efendisi olan o azgın efendilerden, bedenin doymak bilmez iştahlarından kurtulmak, ona bir tür huzur vermiştir. Henüz hiçbir kuram kurulmadan, bütün Devlet’in taşıyacağı sezgi burada belirir. İyi bir hayat, arzunun dizginlendiği bir hayattır ve insan iç düzeni sayesinde huzur bulur.
Ama Kephalos bu sezgiyi taşıyacak durumda değildir. Sokrates ona bu huzuru karakterine mi yoksa varlığına mı borçlu olduğunu sorduğunda, yaşlı adam varlığın işe yaradığını söyler. Çünkü ölüme yaklaşan insan, geçmişte kimseye haksızlık edip etmediğini düşünmeye başlar, bir insana borçlu kalmış olmak, bir tanrıya kurban borcunun kalması korku verir. Ve tanım buradan doğar. Adalet, doğruyu söylemek ve alınanı geri vermektir. Bu felsefi bir tanım değil, bir tüccar dürüstlüğünün, bir dinsel borç bilincinin, bir hayat pratiğinin özetidir. Adalet, hesabın temiz tutulmasıdır.
Sokrates bu tanımı tek bir örnekle yıkar. Bir dostundan silah emanet almış olsan ve o dost aklını yitirmiş halde silahını geri istese, geri vermek adalet olur mu? Elbette olmaz. Öyleyse alınanı geri vermek her koşulda adalet değildir. Örnek basittir ama yaptığı iş büyüktür. Adaleti bir kurala uymaktan ibaret sayan her anlayışı sarsar. Kural, koşulu hesaba katmaz, oysa adalet koşulu hesaba katmak zorundadır. Aynı edim bir durumda doğru, başka bir durumda felaket olabilir. Adalet, bir davranış listesi değil, o listenin ne zaman uygulanacağını bilen bir şeydir. Ne olduğu ise henüz karanlıktadır.
Ve Kephalos tam bu noktada, kurban işlerini bahane ederek tartışmayı bırakır, yerini oğluna devreder. Bu ayrılış Platon’un en ince dramatik hamlelerinden biridir. Geleneksel, alışkanlıkla edinilmiş, hiç sorgulanmamış adalet anlayışı ilk ciddi soruda sahneden çekilir. Kephalos tartışmaz, çünkü tartışacak zemini yoktur. Onun adaleti bir düşünce değil bir görenektir ve görenek sorgulandığı anda savunmasız kalır. Bütün eser boyunca karşımıza çıkacak olan o ayrım, alışkanlıkla edinilen erdem ile bilgiyle edinilen erdem arasındaki ayrım, sessizce burada kurulur.
Polemarkhos ve Simonides’in mirası
Polemarkhos babasının bıraktığı yerden devam eder ama tanımı biraz inceltir. Şair Simonides’e dayanarak adaletin herkese hakkı olanı vermek olduğunu söyler. Bu bir adımdır, çünkü artık alınanı geri vermek değil, hak edileni vermek söz konusudur ve hak edilen kişiye göre değişir. Sokrates hemen sorar, hak edilen tam olarak nedir? Polemarkhos’un cevabı, Yunan ahlakının en yaygın ve en köklü ilkesidir. Dostlara iyilik, düşmanlara kötülük etmek.
Bu ilkenin ne kadar doğal göründüğünü fark edebiliyoruz. Bir kahramanlık kültüründe, bir savaşçı toplumunda adaletin bundan başka anlamı olması zordur. İyi insan, kendi tarafına sadık, hasmına acımasız olandır. Homeros’tan tragedyaya kadar bütün Yunan dünyası bu ilkeyle yaşar. Polemarkhos bir görüş uydurmuyor, bütün bir kültürün ahlakını dile getiriyor. Ve Sokrates’in bu ilkeyi yıkması, bir gencin çürütülmesi değil, bütün bir geleneğin sarsılmasıdır.
Zanaat analojisi ya da tartışmanın gizli motoru
Sokrates, Polemarkhos’u çürütmek için bir araç kullanır ve o araç bütün birinci kitabın, hatta bütün eserin gizli motorudur. Zanaat analojisi, yani adaleti bir tekhnē, bir sanat ya da uzmanlık gibi düşünmek. Bu analojinin nasıl işlediğini dikkatlice anlamaya çalışmak gerekir, çünkü hem çok güçlüdür hem de sonunda Platon’un başına iş açacaktır.
Her zanaatın bir alanı, bir nesnesi ve bir işi vardır. Hekimlik bedenle uğraşır ve sağlığı üretir. Kaptanlık deniz yolculuğuyla uğraşır ve güvenli seyri üretir. Ayakkabıcılık ayakla ve deriyle uğraşır. Her zanaat kendi alanında bir iyilik üretir ve o alanda uzmandır. Öyleyse, der Sokrates, adalet de bir zanaatsa onun da bir alanı, bir işi olmalıdır. Adalet neyi üretir, hangi alanda uzmandır. Polemarkhos cevap veremez. Savaşta mı faydalıdır, orada generallik daha faydalıdır. Hastalıkta mı, orada hekim gerekir. Denizde mi, orada kaptan. Adaletin uzman olduğu bir alan bulunamaz.
Sonunda Polemarkhos adaletin ortaklıklarda, sözleşmelerde işe yaradığını söyler. Sokrates onu daha da sıkıştırır. Parayı kullanmak gerektiğinde ortak olarak bir tüccar, bir uzman gerekir, adil adam değil. Adil adam ancak parayı saklamak, kullanılmayan şeyi korumak gerektiğinde işe yarar. Buradan alaycı ama yıkıcı bir sonuç çıkar. Adalet, ancak işe yaramayan şeylerin korunmasında işe yarayan bir şeydir. Bir şey kullanıldığında adalet gereksizdir, atıl kaldığında değerlidir. Bu, adaleti neredeyse gülünç bir konuma düşürür.
Asıl darbe bundan sonra gelir ve analojinin çift keskinliğini gösterir. Sokrates sorar, bir şeyi en iyi koruyabilen kişi aynı zamanda onu en iyi çalabilen kişi değil midir? Hastalığı en iyi bilen hekim, en iyi zehirleyendir. Vuruştan en iyi korunan boksör, en iyi vurandır. Her zanaat karşıtını da içerir, çünkü bir şeyi bilmek hem yapmayı hem bozmayı bilmektir. Öyleyse adalet bir koruma zanaatıysa, adil insan aynı zamanda en usta hırsız olmalıdır. Adalet, bir tür hırsızlık sanatı haline gelir.
Bu sonuç saçmadır ve tam da bu yüzden aydınlatıcıdır. Ortaya çıkan şey şudur. Adaleti bir beceri, bir teknik ustalık gibi düşünürsek onu ahlaki içeriğinden boşaltmış oluruz. Beceri nötrdür, iyiye de kötüye de kullanılabilir. Hekim iyileştirebilir de öldürebilir de. Ama adalet böyle olamaz. Adil bir insanın istese adaletsizliği de aynı ustalıkla yapabileceğini söylemek, adaletin ne olduğunu tümüyle kaçırmaktır. Adalet, kullanıma göre yön değiştiren bir teknik değil, insanın kendisine ait bir nitelik olmalıdır. Zanaat analojisi Polemarkhos’u devirirken kendi sınırını da ilan eder.
Ve bu, ileride Platon’un başına iş açacaktır. Çünkü Sokrates analojiden vazgeçmez, onu Thrasymakhos’a karşı da kullanır. Analojiyi kullandığı sürece adaleti bir uzmanlık olarak düşünmeye devam eder ve adaletin niçin kötüye kullanılamayacağını gösteremez. Bu sorun ancak dördüncü kitapta, adalet ruhun bir düzeni ve sağlığı olarak tanımlandığında çözülür. Sağlık kötüye kullanılamaz, çünkü o bir beceri değil bir durumdur. Birinci kitabın zanaat analojisi, bir bakıma kendi yetersizliğiyle bütün eserin yolunu açar.
Sokrates, dostlara iyilik düşmanlara kötülük ilkesini de ayrıca yıkar ve bu yıkım ahlak tarihinin dönüm noktalarından biridir. İki adımda ilerler. Önce kimin dost kimin düşman olduğunu bilmenin zorluğunu gösterir. İnsan çoğu zaman yanılır, kötü birini dost, iyi birini düşman sayabilir. O zaman ilke, iyilere kötülük etmeyi buyurur hale gelir. Polemarkhos ilkeyi düzeltir, gerçekten iyi olan dosta iyilik, gerçekten kötü olan düşmana kötülük. Ama asıl darbe ikinci adımdadır. Sokrates sorar, bir şeye zarar vermek ne demektir? Bir ata zarar vermek onu at olarak kötüleştirmek, atlığının erdemini bozmaktır. Bir köpeğe zarar vermek onu köpeklikte kötüleştirmektir. Öyleyse bir insana zarar vermek, onu insan erdeminde bozmaktır. Ama insanın erdemi adalettir. Demek ki bir insana zarar vermek onu daha adaletsiz kılmaktır. Şimdi soru şudur. Adil bir insan, adaletiyle birini daha adaletsiz kılabilir mi? Müzik ustası müzikten anlamayan mı yetiştirir, sıcaklık soğutur mu, kuruluk ıslatır mı? Elbette hayır. Öyleyse adil insan adaletiyle kimseyi kötüleştiremez, kimseye zarar veremez.
Bu sonucun büyüklüğü gözden kaçmamalı. Yunan ahlakının en temel ilkesi tersine çevrilmiştir. Adalet artık düşmana zarar vermek değil, hiç kimseye zarar vermemektir. Zarar vermek adaletin işi olamaz, çünkü zarar vermek bozmaktır ve adalet bozamaz. Bu, sonraki bütün Batı ahlak düşüncesinin, misillemeyi reddeden damarının kaynağıdır. Ve Sokrates bunu hiçbir vahye, hiçbir dinsel buyruğa başvurmadan, sadece erdem ile zarar arasındaki mantıksal ilişkiden çıkarır.
Thrasymakhos’un öfkeli girişi
Tam bu noktada Platon sahneye bir fırtına sokar. Thrasymakhos tartışmayı bir süredir dinlemektedir, birkaç kez araya girmeye çalışmış, çevresindekiler tarafından tutulmuştur. Ve artık dayanamaz. Platon onun girişini olağanüstü bir imgeyle anlatır. Bir yaban hayvanı gibi üstlerine atılır, sanki onları parçalayacakmış gibi. Sokrates korkudan dilinin tutulduğunu, Thrasymakhos’a ilk bakan kendisi olmasaydı sesini çıkaramayacağını söyler.
Bu sahne bir süs değildir. Platon burada, adalet tartışmasının artık nazik bir kavram alıştırması olmaktan çıkıp bir varoluş çatışmasına dönüştüğünü gösterir. Kephalos ve Polemarkhos Sokrates ile aynı ahlaki dünyayı paylaşıyorlardı, sadece o dünyayı doğru dile getiremiyorlardı. Thrasymakhos ise başka bir dünyadan gelir. O, Sokrates’in tanımını düzeltmeye değil, bütün girişimi çürütmeye ve alaya almaya gelmiştir. Öfkesi bir sabırsızlıktan değil, gerçek bir karşıtlıktan doğar.
İlk sözleri de bunu gösterir. Bu ne saçmalık, diye çıkışır, niçin böyle birbirinize nazikçe boyun eğip duruyorsunuz? Sokrates’i hep soru sorup hiç cevap vermemekle, çürütmekten haz alıp kendi görüşünü ortaya koymamakla suçlar. Bu suçlama, dürüst olmak gerekirse haksız değildir ve eser boyunca zaman zaman geçerliliğini korur. Sokrates kendisi bir tanım vermeden başkalarının tanımlarını yıkmaktadır. Thrasymakhos ondan cevap ister ve alışılmış kaçamaklarla yetinmeyeceğini söyler. Sokrates ise bilmediğini, öğrenmeye çalıştığını söyleyip ironisine sığınır. Thrasymakhos bu ironiyi de yüzüne vurur. İşte Sokrates’in o meşhur numarası, der, bilmiyorum diyecek ve kimseye cevap vermeyecek.
Adalet, güçlünün işine gelendir
Sonunda Thrasymakhos tezini ortaya koyar ve bu tez, felsefe tarihinde adalete yöneltilmiş en ciddi meydan okumalardan biridir. Adalet, güçlünün işine gelenden başka bir şey değildir. Formül kısadır ama içeriği yıkıcıdır. Thrasymakhos bunu açar. Her şehirde iktidar bir kesimin elindedir. Kimi yerde tiran, kimi yerde soylular, kimi yerde halk yönetir. Ve her yönetim yasaları kendi çıkarına göre koyar. Demokrasi demokratik yasalar yapar, tiranlık tiranca yasalar. Sonra bu yasalara uymayı adalet ilan eder, uymayanı adaletsiz sayıp cezalandırır. Öyleyse adalet dediğimiz şey, her yerde ve her zaman, kurulu iktidarın çıkarının yasa kılığına girmiş halidir.
Bu tezin gücü, betimleyici olmasındadır. Thrasymakhos ahlaki bir öneride bulunmuyor, bir olgu bildiriyor. Ona bakılırsa adalet hakkında yüce sözler edenler, kimin işine yaradığını görmeyecek kadar saf insanlardır. Yasalara uymak, iyi bir yurttaş olmak, adil davranmak, hepsi sonuçta iktidardakilerin işini kolaylaştırır. Adalet, yönetilenlerin........
