menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Erişim mi, Aşırı Tüketim mi?

8 0
07.04.2026

Erişim mi, Aşırı Tüketim mi?

Türkiye’de sağlık sistemine dair en çarpıcı göstergelerden biri, kişi başı hekime müracaat sayısındaki dramatik artıştır. 2000’li yılların başında oldukça sınırlı olan bu oran, bugün yıllık ortalama 12’nin üzerine çıkmış durumda. Başka bir ifadeyle, Türkiye’de bir yurttaş neredeyse her ay bir kez doktora başvuruyor. Bu veri, ilk bakışta sağlık hizmetlerine erişimin artması bakımından olumlu bir tablo sunuyor. Ancak biraz derinlemesine bakıldığında, bu artışın sistem üzerinde yarattığı baskı ve beraberinde getirdiği yapısal sorunlar ciddi bir tartışmayı zorunlu kılıyor.

2003 yılında hayata geçirilen Sağlıkta Dönüşüm Programı ile birlikte sağlık hizmetlerine erişim önemli ölçüde genişledi. Genel sağlık sigortasının yaygınlaşması, aile hekimliği sisteminin kurulması ve hastane altyapısına yapılan yatırımlar sayesinde sağlık hizmetleri daha ulaşılabilir hale geldi. Özellikle dijitalleşme adımları—MHRS gibi sistemler—randevu süreçlerini kolaylaştırarak vatandaşın hekime erişimini hızlandırdı. Bu yönüyle bakıldığında, Türkiye sağlık hizmetlerinde erişim açısından önemli bir başarı hikâyesi yazdı.

Ancak mesele yalnızca erişim değildir. Asıl mesele, bu erişimin nasıl kullanıldığı ve sistemin bu yükü ne ölçüde sürdürebileceğidir.

Türkiye bugün OECD ülkeleri arasında hekime en çok müracaat eden ülkelerden biri konumunda. Üstelik bu yoğun kullanım, kişi başına düşen hekim sayısının OECD ortalamasının altında olduğu bir yapıda gerçekleşiyor. Bu çelişki, sağlık sisteminin sürdürülebilirliği açısından ciddi bir alarmdır. Çünkü artan müracaat sayısı, muayene sürelerini kısaltmakta, hekim başına düşen iş yükünü artırmakta ve teşhis kalitesini doğrudan etkilemektedir. Daha da önemlisi, sağlık çalışanları arasında tükenmişlik sendromunun yaygınlaşmasına zemin hazırlamaktadır.

Bu noktada şu soruyu sormak gerekir: Türkiye’de sağlık hizmetlerine erişim mi arttı, yoksa sağlık hizmetleri aşırı tüketilen bir alan haline mi geldi?

Gerçek şu ki, her iki durum da aynı anda yaşanmaktadır. Bir yandan sağlık hizmetlerine erişim demokratikleşmiş, diğer yandan bu hizmetlerin kullanımında bir “aşırılaşma” ortaya çıkmıştır. Sevk zincirinin etkin işlememesi, hastaların doğrudan uzman hekimlere yönelmesi ve “bir de başka doktora görüneceğim” yaklaşımı bu tabloyu derinleştirmektedir. Bu durum yalnızca sağlık sistemine mali yük getirmekle kalmamakta, aynı zamanda gerçekten ihtiyacı olan hastaların hizmete erişimini de zorlaştırmaktadır.

Tam da bu noktada sosyal demokrat bir perspektif devreye girmelidir.

Sosyal demokrasi, sağlık hizmetlerini bir piyasa metaı olarak değil, temel bir kamusal hak olarak görür. Ancak bu hak, yalnızca erişimle sınırlı değildir; aynı zamanda nitelikli, sürdürülebilir ve adil bir sağlık sistemini de gerektirir. Bugün Türkiye’de karşı karşıya olduğumuz sorun, sağlık hizmetlerinin yaygınlaşmasından değil, bu yaygınlığın planlı ve dengeli bir şekilde yönetilememesinden kaynaklanmaktadır.

Sosyal demokrat bir sağlık politikası üç temel eksen üzerine kurulmalıdır:

İlk olarak, koruyucu sağlık hizmetleri güçlendirilmelidir.Hastalık ortaya çıktıktan sonra müdahale etmek yerine, hastalığı önlemeye yönelik politikalar öncelik haline getirilmelidir. Bu, hem sistem üzerindeki yükü azaltacak hem de toplum sağlığını uzun vadede iyileştirecektir.

İkinci olarak, etkin bir sevk zinciri sistemi kurulmalıdır. Aile hekimliği sistemi, sağlık sisteminin merkezine yerleştirilmeli ve ilk başvuru noktası olarak güçlendirilmelidir. Uzman hekimlere erişim, ihtiyaç ve yönlendirme temelinde gerçekleşmelidir. Bu, hem kaynakların daha verimli kullanılmasını sağlar hem de sağlık hizmetlerinin kalitesini artırır.

Üçüncü olarak ise sağlık çalışanlarının çalışma koşulları iyileştirilmelidir. Hekimlerin ve sağlık personelinin üzerindeki aşırı iş yükü azaltılmadan, sistemin sürdürülebilirliğinden söz etmek mümkün değildir. İnsana yakışır çalışma koşulları, nitelikli sağlık hizmetinin ön koşuludur.

İşin özetine baktığımızda; Türkiye’de sağlık sistemine erişimin artması önemli bir kazanımdır. Ancak bu kazanımın sürdürülebilir bir yapıya dönüşmesi için, sağlık hizmetlerinin kullanım alışkanlıklarının ve sistemin organizasyonunun yeniden düşünülmesi gerekmektedir. Sosyal demokrat bir yaklaşım, bu dönüşümün anahtarını sunmaktadır: Erişilebilir, nitelikli ve adil bir sağlık sistemi.

Sağlık, yalnızca hastanelerde değil; toplumun her alanında inşa edilir. Ve bu inşa, doğru politikalarla mümkündür.

Erişim mi, Aşırı Tüketim mi?

1. Evlilik 2. evlilik, 3..… Ama aynı mutsuzluk. Neden?

Yeni Dönemin Eşiğinde


© Yurt