Krizi fırsata çevirmek: Bir toplumun sessiz dönüşümü
Çocukluğum Adıyaman’da geçti. Sadece bir coğrafyada değil, bir ahlak ikliminde büyüdüm. İnsanların birbirine omuz verdiği, merhametin sıradan bir davranış olduğu, vicdanın günlük hayatın parçası sayıldığı bir dönemdi o yıllar.
İcradan satış mı? Bugün kulağa normal geliyor. Oysa o günlerde bir mal icraya düşmüşse, kimse dönüp bakmazdı bile. Ayıp sayılırdı. Hatta çoğu zaman mahalleli bir araya gelir, borcu kapatır, o malın sahibini yeniden ayağa kaldırırdı. Çünkü mesele mal değildi; insanı korumaktı.
Bir hurdacı… El arabasıyla demir toplayan bir adam… Arabası icradan satılığa çıkar. Esnaf toplanır, parayı denkleştirir, arabayı satın alır ve adama geri verir. Bu bir istisna değildi. O dönemin ruhuydu.
Bugün ise aynı sahnede roller değişti. Artık insanlar bir ev icraya düştüğünde “daha ne kadar düşer” hesabı yapıyor. Bunun adı da konulmuş: krizi fırsata çevirmek.
Toplumsal kırılma bazen sessiz olur. Yavaş yavaş, fark edilmeden ilerler. Ama bir noktadan sonra sonuçları inkâr edilemez hale gelir.
Bir zamanlar rüşvet alan ayıplanırdı. Bugün ise “işini biliyor” denilerek takdir ediliyor.
Bunu soyut bir tespit olarak söylemiyorum. Yıllar önce karşılaştığım bir olay hâlâ hafızamda. Beş farklı şehirde görev yapmış bir polis memuru… Her gittiği yerde bir ev almış. Çevresi onu övüyordu: “Çok akıllı adam.”
Oysa basit bir hesap yeterli: Bir memurun maaşı belli. Gideri belli. Ömür boyu kazanacağı toplam gelir ortada. Bu gelirle kaç ev alınabileceği de ortada.
Ama kimse bu hesabı yapmıyor. Yapan da “hırsızlık” demiyor. “Akıllılık” diyor.
İşte kırılma tam burada başlıyor.
Türkiye’nin yakın tarihinde bir zihniyet değişimi yaşandı. “Benim memurum işini bilir” anlayışı, yalnızca bir söz olarak kalmadı; bir toplumsal norm haline geldi. Ve bu anlayış, merhametli ve vicdanlı bir toplumun zeminine yerleştirilen en güçlü dinamitti.
Bugün geldiğimiz noktada, ahlaki ölçüler tersine dönmüş durumda. Yanlış olan meşrulaştırılıyor, doğru olan ise safdillik olarak görülüyor.
Daha ağır bir tabloyla karşı karşıyayız.
Komşumuzda bir savaş var. İran toprakları bombalanıyor. Siviller ölüyor. Altyapı hedef alınıyor. Su ve gıda krizi derinleşiyor.
Böyle bir tabloda sorulması gereken soru şudur: “Nasıl yardım ederiz?”
Ama biz neyi tartışıyoruz? “Bu krizi nasıl fırsata çeviririz?”
İnsani koridor açmayı konuşmuyoruz. Gıda ve su yardımını tartışmıyoruz. Komşuluk hukukunu hatırlamıyoruz.
Çünkü artık refleksimiz değişti: Önce fırsat, sonra insan.
Oysa gerçek değişmiyor: Bu coğrafyada komşular değişmez. Savaşan güçler gider. Ama biz yan yana yaşamaya devam ederiz.
İçeride ise başka bir kriz büyüyor.
Ekonomi kırılgan. Fiyatlar kontrol edilebilir olmaktan çıkmış durumda. Vergiler artıyor, cezalar artıyor, alım gücü düşüyor.
Basit bir gösterge: Bir ürünün fiyatı kısa sürede erişilemez hale geliyorsa, orada ciddi bir gıda sorunu vardır.
Onun yerine şu soruyla algı oluşturuluyor: “Fakirlik olsa insanlar altın kuyruğuna girer mi?”
Türkiye 85 milyonluk bir ülke. Altın kuyruğuna girenler de var. Askıda ekmek bekleyenler de.
Bir yanda bir öğüne yüksek meblağlar ödeyenler, Diğer yanda ekmek için saatlerce bekleyenler.
Bu tablo bize tek bir şey söylüyor: Sorun sadece ekonomi değil. Aynı zamanda vicdan.
Bugün “krizi fırsata çevirmek” bir başarı hikâyesi gibi anlatılıyor. Oysa bu, bir toplumun kendi değerlerinden uzaklaşmasının hikâyesidir.
Gerçek başarı, krizi fırsata çevirmek değil; krizde insan kalabilmektir.
Ve belki de asıl soru şu: Biz ne zaman fırsatı değil, insanı önceleyen bir toplum olmayı yeniden hatırlayacağız?
