Bir Toplum Aynaya Bakmazsa, Bedelini Çocuklar Öder
Şanlıurfa’da ve Kahramanmaraş’ta yaşananlar…
Aradan sadece günler geçmişken iki ayrı şehirde benzer vahşetlerin ortaya çıkması artık bir “tesadüf” değildir.
Bu bir çöküşün işaretidir.
Ve en açık haliyle bir yönetim zafiyetidir.
Henüz 15-16 yaşındaki çocukların, arkadaşlarına karşı ölümcül bir öfke taşıması…
Bu bir anlık cinnet değil, uzun süredir biriken ihmalin, denetimsizliğin ve yanlış önceliklerin sonucudur.
Hiçbir çocuk doğuştan şiddetle büyümez.
Şiddet öğrenilir, beslenir ve en tehlikelisi zamanla normalleşir.
Peki bu çocuklar bu noktaya nasıl geldi?
Onlara okulda sadece sınav kazanmak öğretildi.
Ama kaybetmeyi, öfkeyi yönetmeyi, birlikte yaşamayı kim öğretti?
Onlara başarı anlatıldı.
Ama merhamet, empati ve vicdan ne kadar anlatıldı?
Evde, sokakta, ekranlarda…
Sürekli tekrar eden bir dil var:
Ötekileştiren, kutuplaştıran, öfkeyi büyüten bir dil.
Çocuklar bu dili sadece duymuyor, içselleştiriyor.
Sosyal medyada şiddet sıradanlaşırken,
oyunlarda çatışma dili yaygınlaşırken,
genç zihinler yalnız bırakıldığında…
Ortaya çıkan şey sadece bireysel öfke değil,
toplumsal bir kırılmadır.
Ama asıl mesele burada başlıyor:
Bu tabloyu denetlemesi, dengelemesi ve yönlendirmesi gereken sistem nerede?
Okullarda güvenliği sağlamakla yükümlü olanlar neredeydi?
Rehberlik sistemleri neden işlemiyor?
Bu çocuklar daha önce hiçbir sinyal vermedi mi?
Ve en can yakıcı soru:
Öğretmenlerin demokratik yürüyüşüne engel koyabilen bir irade,
protestolara karşı hızla güvenlik tedbiri alabilen bir mekanizma,
neden aynı refleksi çocuklarımızı korumak için gösteremedi?
Güvenlik sistemi önceliğini nerede kullanmaktadır?
Miting alanlarında mı, okul koridorlarında mı?
Eğitimciler yürümek istiyor…
Seslerini duyurmak, çözüm talep etmek istiyor.
Ama bu ses bastırıldığında sorun çözülmez—büyür.
Çünkü öğretmen susturulursa,
öğrenci sahipsiz kalır.
Eğitim sistemi bugün;
duygusal gelişimi ihmal eden,
rehberliği zayıflamış,
eşitsizlikleri derinleşmiş bir yapıya dönüşmüştür.
Devletin görevi sadece yasak koymak değil,
korumak, önlemek ve yön göstermektir.
Eğer iki şehirde, iki gün arayla benzer acılar yaşanıyorsa,
bu artık bireysel değil, yapısal bir sorundur.
Ve bu sorunun adı açıktır:
İhmal, denetimsizlik ve yönetememek.
Hiç kimse demokratik hakkını kullanmaktan korkmamalıdır.
Hiçbir öğretmen “yürürsem engellenir miyim” diye düşünmemelidir.
Çünkü bu ülkenin gerçek güvenliği,
susturulan kalabalıklarda değil,
korunan çocuklarda başlar.
Artık sormamız gereken soru şu:
“Türkiye nereye gidiyor?” değil…
“Biz bu gidişi değiştirmek için ne yapıyoruz?”
Çünkü sessizlik, en tehlikeli onaydır.
