Koltuktan gelen heybet
Geçenlerde rastladığım bir araştırma insan zihninin ne kadar oyuncu olduğunu bir kez daha kanıtladı.
Bir adamı beş farklı sınıfa sokuyorlar. Her sınıfta farklı bir unvanla takdim ediliyor.
Kimine öğrenci diyorlar, kimine öğretim görevlisi, kimine profesör. Adam her sınıfta boyu posu sabit, aynı kişi. Gelgelelim işler sınıftan çıkınca değişiyor.
Öğrencilere adamın boyunu sorduklarında ortaya çıkan tablo trajikomik.
Unvan yükseldikçe, adamın boyu da katılımcıların gözünde santim santim uzuyor.
Profesör denilen adam, öğrenci denilen halinden tam 6,5 santimetre daha uzun algılanıyor. İnanılır gibi gözükmese de zihnimiz statüyü fiziksel bir büyüklükle eşleştiriyor.
Heybetin kaynağı cüzdan mı, unvan mı?
Sokakta yürürken gördüğümüz o dev adamların acaba kaçı gerçekten uzun?
Belki de çoğunun heybeti oturdukları koltuktan veya kartvizitlerindeki o cafcaflı kelimelerden kaynaklanıyor. Güç dediğimiz kavram optik bir illüzyon yaratarak gözümüzü boyuyor.
Seçim kazanan politikacıların bir gecede halkın gözünde daha iri kıyım hâle gelmesi boşuna yaşanmıyor. Başarı, insanın omurgasını dikleştirirken etrafındakilerin de bakış açısını büküyor.
Gözümüz bizi neden kandırıyor?
İnsanlık tarihi boyunca güç ile fiziksel üstünlük hep el ele yürümüş. Mağara devrinden kalan o eski yazılım, otoriteyi büyük ve yüksek olanla bağdaştırmaktan vazgeçemiyor.
Birinin bilgisine veya rütbesine duyulan saygı doğrudan retinamıza yansıyor. Beynimiz, Bu kişi önemliyse, mutlaka fiziken de görkemli olmalı yanılgısına düşüyor.
Etiketlerin boyumuzu uzatması yetmiyormuş gibi bir de çevremizdeki nesnelerin gücümüzü nasıl parlattığı meselesi var.
Kırmızı ışıkta bekleyen lüks bir araca kornaya basma süremizle, eski model bir araca kornaya basma süremiz arasında dağlar kadar fark bulunuyor.
Yapılan gözlemler statüsü yüksek görünen sürücülere karşı çok daha sabırlı, çok daha anlayışlı olduğumuzu kanıtlıyor.
Direksiyon başındaki kişinin cüzdanı kabarık gözükünce sanki yollar da ona mübâh hâle geliyor.
Kullandığımız kelimeler, aksanımız, hatta oturduğumuz semtin adı bile karşı tarafa gönderdiğimiz gizli sinyallerdir. Karşımızdaki kişi havalı bir semtten geliyorsa, zihnimiz otomatikman onun her sözüne ekstra bir ağırlık ekliyor.
Söylediği sıradan bir cümle sanki derin bir hikmet barındırıyormuşçasına alkış alabiliyor. Oysa aynı cümleyi sıradan bir mahalledeki bakkal söylese, belki de yüzüne bile bakmıyoruz.
İş görüşmelerine neden takım elbiseyle gidildiğini sanıyoruz?
O kumaş parçaları bizim yetkinliğimizden ziyade ben de o yüksek unvanlara adayım mesajını taşıyor. Ceketimizin omuzları dikleştikçe karşımızdakinin gözündeki itibarımız da o oranda şahlanıyor.
Görünmez yüksek topuklar üzerinde yürüyoruz her birimiz. Kendimizi olduğumuzdan farklı gösterme çabası, etrafımızdakilerin bizi devleştirme eğilimiyle birleşince ortaya bu garip sosyal tiyatro çıkıyor.
Göz boyayan sahte ihtişamı yerle bir etmek bakış açımızı kökten değiştirmeyi gerektiriyor. İnsan zihni karşısındakini sahip olduğu maddi güçten veya koltuğundan ayırmakta zorlanıyor.
Etiketlerin yarattığı sis perdesini dağıtmak kişinin özüne odaklanmakla başlıyor. Karşımızdaki bireyin unvanını bir kenara bırakıp, karakterine, üslubuna, nezaketine bakmayı öğrenmeliyiz.
Pahalı kıyafetlerin altındaki ruhu görebildiğimiz an, o yapay uzunluk algısı anında yok olur. Herkesi eşit zeminde ağırlamak, statü farklarını yok sayan duruş sergilemek, toplumdaki o sahte hiyerarşiyi bozar.
Gerçek saygınlık bir kartvizit üzerine basılan harflerle kazanılmaz. İnsanların birbirini cüzdan genişliğiyle ölçtüğü bir düzende; dürüstlük ve erdem en büyük devrimdir.
Başarıyı yüksek mevkilerle eşleştiren o eski kalıpları yıkmak zorundayız. Bir insanın kalitesini belirleyen ölçüt oturduğu makamın yüksekliği yerine çevresine yaydığı iyilik olmalıdır.
Zihnimizin bizi kandırmasına engel olmak tamamen bizim elimizde. Görünürdeki parıltılara aldanmadan insanı insan yapan değerleri yücelttiğimizde, o 6,5 santimetrelik hayali farklar anlamını bütünüyle yitirir.
