menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

TERÖRSÜZ TÜRKİYE

21 0
13.08.2026

Türk tarihinin hafızasında bazı tarihler vardır; yalnızca takvimde bir günü değil, bir milletin bilinçaltındaki büyük kırılmaları temsil eder. 10 Ağustos da bunlardan biridir.

10 Ağustos 1920'de Sevr Antlaşması imzalandı. Osmanlı Devleti'nin egemenliğini fiilen ortadan kaldırmayı hedefleyen bu metin, Türk milletinin kabul etmediği bir parçalanma projesi olarak tarihe geçti.

Tam 106 yıl sonra, 10 Ağustos 2026'da Türkiye Büyük Millet Meclisi'nde “Millî Dayanışma ve Toplumsal Bütünleşmenin Güçlendirilmesine Dair Kanun” kabul edildi. Düzenleme, “Terörsüz Türkiye” sürecinin hukukî çerçevesini oluşturmayı hedefliyor. Kamuoyuna yansıyan düzenlemede, PKK/KCK'nın fiilî varlığının sona ermesi ve silahların bırakıldığının devlet tarafından tespit edilmesi, ardından Millî Güvenlik Kurulu tarafından teyit edilmesi gibi koşullar öngörülüyor; belirli suçlar bakımından soruşturma, kovuşturma ve infazın ertelenmesine yönelik mekanizmalar bulunuyor.

Elbette Sevr ile 2026 tarihli bu kanunu hukuken veya tarihsel olarak birbirinin aynısı ilan etmek doğru değildir.

Fakat siyaset yalnızca kanun maddelerinden ibaret değildir.

Milletlerin de bireyler gibi bir hafızası vardır. Travmalar yalnızca yaşandıkları anda kalmaz; sonraki kuşakların siyasal davranışlarını, korkularını ve reflekslerini biçimlendirir. Psikanalizin bize öğrettiği en önemli gerçeklerden biri de budur: Bastırılan şey ortadan kalkmaz; başka biçimlerde geri döner.

Sevr'in Türk toplumundaki karşılığı yalnızca bir antlaşma metni değildir. Sevr, egemenliğin kaybedilmesi korkusunun tarihsel sembolüdür.

Bu nedenle 10 Ağustos 2026 tarihine bakarken yalnızca “Terörsüz Türkiye” hedefinin gerçekleşip gerçekleşmeyeceğini değil, Türkiye'nin bu hedefe hangi psikolojik ve siyasal bedelle ulaştığını da sormak gerekir.

Çünkü asıl soru şudur:

Terörsüz Türkiye'ye hangi bedelle ve hangi devlet anlayışıyla ulaşacağız?

Türkiye'nin terörden kurtulması, bu ülkenin ortak hedefidir.

Fakat terörün bitmesini istemek ile terör örgütüyle siyasi pazarlık yapılmasını birbirinden ayırmak zorundayız.

Türkiye kırk yılı aşkın süredir terörle mücadele ediyor. Binlerce insanımız hayatını kaybetti. Askerimiz, polisimiz, öğretmenimiz, işçimiz, köylümüz ve çocuklarımız öldürüldü.

Bu nedenle terörün sona ermesi Türkiye'nin en meşru arzularından biridir.

Ancak devlet aklı açısından temel ilke şudur:

Silah bırakmak, siyasi tavizin karşılığı haline getirilmemelidir.

Çünkü devlet, silahlı şiddetin sonucunda siyasal kazanım üretmeye başladığında yalnızca bugünkü örgüte değil, gelecekte ortaya çıkabilecek örgütlere de bir mesaj verir:

“Devlete karşı yeterince uzun süre direnebilirseniz, sonunda siyasal bir karşılık elde edebilirsiniz.”

Devletin caydırıcılığı tam da burada başlar.

Bir başka açıdan bakıldığında ise mesele psikanalitik bir boyut da taşımaktadır.

Toplumlar travmatik deneyimlerle karşılaştıklarında iki farklı tepki geliştirebilirler: Ya yaşanan travmayı gerçekliğiyle kabul edip onun üzerine yeni bir hukuk ve kurum düzeni kurarlar ya da travmanın yarattığı çatışmayı çözmeden üzerini örterler.

Freud'un “tekrar zorlantısı” olarak kavramsallaştırdığı durum burada önemlidir. Çözülmemiş çatışma, insanın karşısına farklı kılıklarda yeniden çıkabilir.

Türkiye'nin geçmişindeki çözüm süreçleri, terörle mücadele ve sonrasında yaşanan kırılmalar bu nedenle yalnızca siyasal olaylar olarak okunmamalıdır. Devlet ile şiddet arasındaki ilişkinin nasıl kurulacağı meselesi, toplumsal hafızada hâlâ canlıdır.

Dolayısıyla bugün yapılması gereken şey, geçmişi inkâr ederek yeni bir başlangıç yapıyormuş gibi davranmak değildir.

Geçmişi hatırlayarak geleceği kurmaktır.

Kanunun en tartışmalı tarafı da burada başlıyor.

Devlet açısından savunulabilir bir argüman vardır: Örgüt silah bırakacak, devlet de silah bırakan kişilerin topluma yeniden kazandırılması için bir mekanizma oluşturacaktır.

Bu, devletin rehabilite edici ve toplumsal bütünlüğü yeniden kurucu işlevi açısından anlaşılabilir.

Fakat şu soruyu sormak zorundayız:

Bu mekanizma terör örgütünün silah bırakmasını mı teşvik ediyor, yoksa geçmişteki terör faaliyetlerinin hukukî........

© Yeniçağ