menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Kıbrıs ateş hattında: Garantör Türkiye ne yapmalı?

34 0
05.03.2026

Doğu Akdeniz’de dengeler hızla değişirken, Güney Kıbrıs Rum Yönetimi’nin attığı adımlar Ada’yı bölgesel bir hesaplaşmanın ön cephesine sürüklüyor. Baf’taki Andreas Papandreu askeri hava üssünün ABD kullanımına açılması, İngiliz egemen üs bölgelerinin Washington’un operasyonel planlarına entegre edilmesi ve İsrail’le derinleşen askeri işbirliği, Kıbrıs’ı fiilen bir ileri karakol haline getirmiştir. Bu tablo yalnızca Kıbrıs Türk halkı için değil, Ada’nın tamamı için ciddi bir güvenlik riski üretmektedir.

Öncelikle şu gerçeği net biçimde ifade etmek gerekir ki, ABD ve İsrail’in İran’a yönelik saldırıları uluslararası hukukun temel ilkeleriyle bağdaşmamaktadır. Bir devletin başka bir devlete karşı kuvvet kullanabilmesi ya Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi kararıyla ya da açık ve yakın bir silahlı saldırıya karşı meşru müdafaa kapsamında mümkündür. Bu iki şartın da oluşmadığı bir tabloda yapılan operasyonlar, “önleyici güvenlik” söylemiyle meşrulaştırılamaz.

İran’ın dini lideri Ali Hamaney’in hedef alınarak öldürülmesi ve masum sivillerin katledilmeleri ise hangi gerekçeyle açıklanırsa açıklansın kabul edilemez. Demokrasi ve özgürlük söylemleri, başkentleri bombalayarak, sivilleri öldürerek inandırıcı hale gelmez. Ortadoğu’nun son yirmi yılı, askeri müdahalelerin toplumlara istikrar değil kaos getirdiğini acı biçimde göstermiştir. Irak, Suriye, Filistin ve Libya örnekleri hafızalardadır.

Tam da bu ortamda Güney Kıbrıs’ın ABD ve İsrail’le askeri entegrasyonu, Ada’yı potansiyel bir misilleme alanına dönüştürmektedir. İran ve Hizbullah’ın açık tehditleri dikkate alındığında, Güney’in yabancı askeri unsurlara........

© Yeniçağ