Avrupa’nın Türkiye sınavı: 42.7 gölgesinde gerçeklerle yüzleşmesi…
Avrupa Birliği ile Türkiye arasındaki ilişkiler, uzun yıllardır diplomatik nezaketin ince perdesi arkasında yürütülen, ancak özü itibarıyla derin bir güvensizlik ve çifte standart barındıran bir sürece dönüşmüş durumda. Anavatan Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın son açıklamaları bu gerçeği bir kez daha net biçimde ortaya koymaktadır. Artık mesele teknik uyum ya da reform değil, doğrudan siyasi irade ve stratejik tercihtir. Ve bu tercihi bugüne kadar açıkça ortaya koymayan taraf Avrupa olmuştur. Türkiye’nin Avrupa yolculuğu, Avrupa Ekonomik Topluluğu’na yapılan 1959 başvurusu ile başladı; Ankara Anlaşması ile kurumsallaştı, 1996’daki Gümrük Birliği ile derinleşti ve 2005’te başlayan müzakerelerle yeni bir aşamaya taşındı. Ancak bu kronolojiye bakıldığında görülen ilerleme, sahadaki gerçeklikle örtüşmemektedir. Sürekli ertelenen başlıklar, siyasi blokajlar ve değişen kriterler, bu sürecin hiçbir zaman eşitler arası bir ilişki olarak kurgulanmadığını açıkça gösteriyor. Bu noktada kritik soru şudur: Avrupa Birliği, Türkiye’yi gerçekten bir üye olarak görmek istedi mi? Yoksa bu süreç başından itibaren kontrollü bir oyalama mekanizması mıydı? Bugün gelinen aşamada, bu sorunun cevabı giderek daha belirgin hale geliyor. Özellikle Kıbrıs meselesinde sergilenen tutum, Avrupa’nın objektiflikten ne kadar uzaklaştığını ortaya koyuyor. Faşist Eokacı/Enosisçi Nikos Hristodulidis yönetimindeki Güney Kıbrıs’ın, çözüm karşıtı politikalarına rağmen Avrupa Birliği içinde güçlü bir siyasi araç haline gelmesi; buna karşılık Türkiye’nin sürekli eleştirilen taraf olması, bu çifte standardın en açık örneklerinden........
