Kaybet - kaybet denklemi
Çalışma hayatı, doğası gereği bir üretim ve ardından paylaşım dengesi üzerinedir. Ancak bugün bu dengenin gereği, fabrikalardan veya ofislerden ziyade adliye koridorlarında aranıyor. İş mahkemelerinin önündeki dosya yığınlarına baktığımızda akla tek bir soru geliyor. O da; çalışma hayatında kuramadığımız hangi bağı, mahkemede kurmaya uğraştığımız, sorusu. Çalışma hayatına ilişkin dava yoğunluğu sadece hukuki bir istatistik değil. Derin bir toplumsal ve ekonomik tıkanmışlığın gösterge rakamları.
Bir zamanlar iş ilişkileri söz ve itimat üzerine inşa edilirdi. Bugün ise en küçük bir uyuşmazlıkta dahi tarafların ilk refleksi birbirinin yüzüne bakmak değil, avukatını ya da danışmanını aramak oluyor. Arabuluculuk sisteminin getirilmesi, yükü hafifletmek adına atılmış önemli bir adımdı. Ancak rakamlar gösteriyor ki sorun sistemde değil, niyetlerde ve ticaret ahlakında saklı. Taraflar artık masada uzlaşmayı bir kayıp olarak gördüğü için, nihai kararı adliye koridorlarına bırakıyor. Bu durum, toplumdaki güven erozyonunun çalışma hayatına yansıyan en somut örneğidir.
Mevzuattaki sık değişiklikler ve bazen bir labirenti andıran teknik detaylar, hem işçiyi hem de işvereni birer potansiyel davalı haline getiriyor. Netlik olmayan yerde kaos başlıyor. Kaosun olduğu yerde ise uyuşmazlık kaçınılmaz. Yıllar süren davalar, işçi için enflasyon karşısında eriyen bir alacak; işveren için ise ne zaman patlayacağı belli olmayan bir mali mayın demek. Sonuçta adaletin geç tecelli........
