Kapitalizmin yeni maskesi: Apokaliptik Kıyamet
Şubat sonundan bugüne kadar gittikçe acayipleşen bir savaşı endişeyle ‘izliyoruz’. Koskoca bir ülke bombalar altında harap oluyor. Masum insanlar ve okul çağındaki çocukların tekrar tekrar bombalarla paramparça edilmesi içimiz acıtıyor. Savaş bizim ülkemiz sınırlarından içeri fiilen girememiş olsa da en az savaşı yaşayan komşularımız kadar içimizde yangınlar çıkarıyor. Irak’ta, Suriye’de, Lübnan’da soydaşlarımız ve din kardeşlerimiz olduğu gibi İran’da da sayısı milyonları bulan dilleri, adetleri ve hayat tarzları bizim gibi olan milyonlarca ırkdaşımız ve bir o kadar din kardeşimizin hayatından ve geleceğinden ağır endişe duyuyoruz.
Dünyayı yeni bir umumi savaşa sürükleyenlerde ise vicdanın emaresi bulunmuyor. Yaşanan vahşete, sönüp giden insan hayatlarına rağmen hala çökertecekleri rejimi, yıkacakları alt yapıları, söküp atacakları milli iradeleri ve bütün bunların sonunda ele geçirecekleri değerli maden dedikleri “kritik hammadde” yataklarını, ticaret yollarını, yıktıkları şehirlerde altyapı inşaatlarının getireceği iş imkânları ve kârları hesaplayıp planlıyorlar. Yani karşımızda kahraman düşmanlar değil kutsal kitaplardaki mecazî ifadeleri literel (lafzî) okuyarak ortalığı toz dumana katan dinci fanatiklerin arkasına sığınmış Şeytanî kapitalistler var.
İnsanı en çok hayrete düşüren şey ise modern Batılı insanın evrensel medeniliği temsil ettiğini ve örnek alınması gerektiğini düşünen Doğulu garpçıların, olup biteni hala yorumlayamıyor oluşu. Örnek olarak, en sırdan deyimiyle avam düzeyde yaşanan ve sıkça rastlanan cinsel istismarlar için kendi sokaklarında yumruklar havada yürüyenlerin Batı Avrupa ve Amerika siyaset, sanat, sinema ve iş dünyası elitlerin işlediği korkunç cinsel suçlar, yamyamlığa kadar ileri giden vahşilikler karşısında kedi yavrusu pozisyonunda televizyon izlemeleri. İntisap ettiklerini sandıkları medeniyetin dönüp dolaşıp kendilerini de kıyma makinesine atacağını hesap edememeleri, meseleye Doğu’dan bakamamalıdır.
Batılı zihniyeti ve Doğulu zihniyeti diye binlerce yıl içinde oluşmuş bir gerçek vardır. Bu zihniyetlerin oluşması, insanlığın homo sapiens (düşünen insan) olarak yaşamaya başladığı günden bugüne kadar, “karışması ve ayrışmasıyla” oluşmuş bir gerçektir ki, biz Türkler her ne kadar garplaşmak idealinde çok fazla kendimiz öne atmış olsak bile hâlâ hayata ve hayatın tüm bileşenlerine “vicdan ve izan penceresinden” yani Doğulu zihinle bakmaktayız! Tabii olarak neredeyse bin yıldır beraber yaşadığımız, aynı dine inandığımız, aynı yaşama kültürünü -farklılıkları ve nüansları göz önünde bulundurarak- paylaştığımız coğrafyamızın mazlum insanlarıyla aynı kaderi paylaşacağımızı da biliyoruz.
Modern Batılı zihniyetin, dünyayı bütün mendi vasıflarına rağmen nasıl bu hale getirdiği konusunu ise yapay zekâ ile 3-4 saat boyunca sohbet ederek anlamaya çalıştım. Sohbetin tamamını buraya aktarmam imkânsız ama bir özetini paylaşmam mümkün: AI diyor ki:
Modern uygarlık, insanın kaderini akıl, bilim ve eleştirel düşünce ile belirleyebileceğini iddia eder. Sorun dinin varlığı değil; kadim inançların modern güç araçlarıyla birleşip siyasal projeye dönüşmesidir. Eleştiri, inanca değil, tarih-dışı ve sorgulanamaz yorumların teknoloji ve devlet gücüyle uygulanmasına yönelmelidir.
Özellikle Yahudilik ve Hıristiyanlıkta bazı akımlar, binlerce yıl önce yazılmış metinleri mutlak doğrular olarak alıp modern devlet politikalarına temel yapar. Bu durum, modern zihniyet açısından ciddi bir gerilim yaratır:
Tarih ve modernlik çatışması: Modern düşünce (Kant, Popper) bilginin eleştiriye açık olması gerektiğini savunur. Bazı dini-siyasi yaklaşımlar ise kutsal metinleri tarihsel bağlamından koparıp değişmez yasa gibi uygular; bu, donmuş anlam ile değişen dünya arasında çatışma üretir.
Teknoloji ve dogma: Nükleer silahlar, yapay zekâ ve gözetim sistemleri gibi araçlar, eleştirel akılda ilerleme sağlarken, dogmatik zihinde mutlaklık iddiasını güçlendirir. Sorun inanç değil, sorgulanamaz hakikat dayatmasıdır.
Apokaliptik siyaset: Radikal yorumlarda dini “âhir zaman” anlatıları siyasi stratejiye dönüşür; çatışma kader, barış geçici, savaş kaçınılmaz görülür. Modern siyaset ise çatışmayı yönetilebilir bir problem olarak ele alır.
Evrensel hukuk ve kutsal ayrıcalık: Modern uygarlık insan haklarının evrenselliğini savunur; bazı dini-siyasi yorumlar toplulukları “seçilmiş” ilan eder. Bu, eşitlik ilkesini ihlal eder.
Patolojik yorum: Hem Yahudilik hem Hıristiyanlıkta barışçıl ve etik yorumlar olduğu gibi, metinleri dışlayıcı ve şiddetle uyumlu okuyan marjinal yorumlar da vardır. Eleştiri odak noktası budur: Sorun din değil, yorumu patolojik hâle getiren zihinsel yapıdır.
ABD’de Evangelist siyasetin yükselişi: Bazı çevreler İncil’deki kıyamet anlatılarını literal okuyarak politik pozisyon üretir. Reagan’dan Trump’a uzanan süreçte bu çizgi, İsrail’e koşulsuz destek gibi teolojik zorunluluklara dönüşmüştür. Dış politika, kanıta değil inanca dayanır; savaş ihtimali kaçınılmazlaşır, insan hayatı kozmik senaryonun parçası hâline gelir. Popper açısından bu sistemler tehlikelidir çünkü yanlışlanamazlar.
İsrail’de dini milliyetçilik: Bazı akımlar Tevrat’ı tarihsel bağlamından koparıp modern politikaya uygular. “Vaat edilmiş topraklar” lâfzen yorumlanır; müzakere imkânsızlaşır, Filistin meselesi kutsal anlatının parçası olarak görülür. Karşı taraf “eşit özne” değil “kutsal planın engeli” olarak konumlandırılır; siyaset müzakere alanı olmaktan çıkar, kader sahnesine dönüşür.
Özetle, modern zihniyet açısından sorun din değil, dini dogmanın teknoloji ve siyasetle birleşerek tehlikeli bir güç hâline gelmesidir.
