At eti yeseydik İstanbul’u alabilir miydik?
1 Kasım 2008’de Kırgızistan’ın başkenti Bişkek’te bir konaklama alanındayız. Betonarme binalarla çevrili kocaman bir “avlu”da -ki biz ona Çağatay ağzıyla “avul” da diyebiliriz- birkaç tane kocaman “yurt” yan yana dizili. Konukları karşılamakla görevli kişi, bizi kocaman yurtlardan birine yönlendirdi ve ayakkabılarımızı çıkarmamız için adı delikanlı anlamına gelen kılavuzumuz Uulan vasıtasıyla uyardı. Eşikteki keçe örtünün aralığından keçe zeminli bir alana yalınayak dahil olduk. Loş mekâna girdiğimizde başkalarını bilemem ama ben sanki Oğuz Kağan’ın huzuruna giriyor sanrısına kapıldım, tepeden tırnağa bir ürperti ve gönlümde bir huşu duydum. Akşam karanlığı yüzünden “şangırak”tan ışık vurmuyordu. Girişimizle ‘yurt’un iç lambaları açıldı, ortam aydınlandı. Yurt, bildiğiniz gibi biz Türklerin en eski yaşam alanlarımızdır ve çok önemlidir. En az iki bin beş yüz yıldır, Heredot’un tanıklığı ile İskitlerden beri, hazarda Türk’ün evi, savaşta ise Hakan otağı olmuştur.
Yüksek kubbeli, daire biçiminde keçeden bu görkemli mekânın ortasında upuzun, bembeyaz örtüler kaplı dikdörtgen masanın üzerine onlarca yiyecek tabağı dizilmişti. O kadar cömertçeydi ki, aklıma Dede Korkut’un sözleri düştü. “Hanlar Hanı Han Bayındır, yılda bir kere toy edip Oğuz beylerini konuklardı. Attan aygır, deveden buğra, koyundan koç kırdırmıştı. Bir yere ak otağ, bir yere kızıl otağ, bir yere kara otağ kondurmuştu.”
Aslında bu konudaki izlenimlerim, Türkiye Gazeteciler Cemiyeti’nin yayını Bizim Gazete’de 7 Kasım 2008 tarihinde ve 2009 yılında da Türk Edebiyatı Dergisi’nin Ocak ayı 423’üncü sayısında........
