menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Türkiye’de üretim tarzları ve ahlak çatışmaları: Göçebelikten kentlileşememeye

12 0
18.07.2026

Türkiye’de üretim tarzları ve ahlak çatışmaları: Göçebelikten kentlileşememeye

Geçen hafta ailece yurt dışına seyahate gittiğimiz için yazılarımı yazamadım. Onun için bugün kaldığımız yerden devam edeceğiz. En son yazımda bir toplumdaki değişimin farklı katmanlarda farklı hızlarda gerçekleştiğini ve bu değişim hızlarındaki faz farkının toplumsal yapıda kırılganlıklara yol açabileceğinden bahsetmiştik. Önemli olan değişimi karşı çıkmak ya da “Ne olursa olsun değişelim!” demek değildir. Önemli olan değişim hızının farklı toplumsal katmanlardaki faz farkını en aza indirecek ve toplumsal kimliğin parçalanmasına müsaade etmeyecek şekilde yönetilmesidir. Bugünkü yazıda Türk toplumunda ana siyasi ve toplumsal çelişkinin bir arada yaşayan farklı üretim tarzları ve bunların yarattığı farklı ahlak anlayışları ve yaşam tarzları arasında oluştuğunu anlatmaya çalışacağım.

GİRİŞ: TÜRKİYE’NİN ASENKRONİK TOPLUMSAL YAPISI

Bir önceki yazıda teknolojik, iktisadi, toplumsal ve siyasal değişimlerin aynı hızda gerçekleşmediğini; bu farklı hızların ise toplumlarda meşruiyet krizlerine, ahlaki belirsizliklere ve popülist siyasete alan açtığını tartışmıştık. Bu çerçevede “toplumsal hayatiyet katsayısı” kavramını, bir toplumun değişimi ne kadar hızlı, dengeli, kapsayıcı ve kimlik bunalımına düşmeden yönetebildiğini gösteren teorik bir ölçü olarak önermiştik.

Bu yazıda aynı teorik çerçeveyi Türkiye tarihine uygulayabiliriz. Türkiye’nin uzun tarihsel serüvenine baktığımızda, büyük toplumsal çatışmaların çoğu zaman aynı üretim sistemi içindeki farklı sınıflar arasında değil; aynı anda birlikte yaşamaya çalışan farklı üretim yapıları ve bunların yarattığı farklı yaşam tarzları arasında ortaya çıktığını görürüz. Elbette Türkiye tarihinde sınıf çatışmaları, servet bölüşümü, mülkiyet ilişkileri ve emek-sermaye gerilimleri vardır. Ancak bu gerilimler çoğu zaman Batı Avrupa’daki gibi saf bir işçi-sermaye karşıtlığı biçiminde değil; üretim tarzı, yaşam biçimi, kültür, din, devlet algısı ve meşruiyet anlayışı üzerinden dolayımlanarak ortaya çıkmıştır.

Bu nedenle Türkiye tarihini anlamak için yalnızca “merkez-çevre”, “laik-dindar”, “elit-halk” veya “modern-geleneksel” karşıtlıkları yeterli değildir. Bu karşıtlıkların altında daha derinde, farklı üretim yapılarının ve bunların ürettiği betimleyici ahlakların eşzamanlılığı vardır. Türkiye tarihi, bir bakıma, farklı tarihsel zamanların aynı toplum içinde birlikte yaşama zorunluluğunun tarihidir.

SELÇUKLU VE OSMANLI: GÖÇEBE EKONOMİ İLE TARIM DEVLETİ

Selçuklu ve Osmanlı dönemlerinde temel gerilimlerden biri, göçebe ekonomi ile yerleşik tarım düzeni arasındaydı. Göçebe ekonomi hareketliliğe, sürüye, savaşçılığa, ganimete, boy dayanışmasına, kişisel sadakate ve karizmatik otoriteye dayanır. Yerleşik tarım düzeni ise toprak, köy, vergi, kayıt, üretim sürekliliği, bürokrasi ve merkezi devlet otoritesi gerektirir.

Bu iki dünya yalnızca farklı üretim biçimleri değil, aynı zamanda farklı ahlak dünyaları üretir. Göçebe için hareket özgürlük ve hayatın şartıdır; yerleşik devlet için ise hareketlilik çoğu zaman kontrol edilmesi gereken bir belirsizliktir. Göçebe için ganimet savaşçı ekonominin doğal parçasıdır; tarım devleti için düzenli vergi ve üretim esastır. Göçebe için bey, han veya aşiret lideri kişisel sadakat merkezidir; yerleşik düzen için defter, kanun, vergi ve bürokratik süreklilik önemlidir.

Osmanlı devlet aklı, uzun süre bu iki dünyayı aynı siyasal çatı altında yönetmeye çalıştı. Bir yanda reaya, tımar sistemi, vergi düzeni, köy ekonomisi ve adalet dairesi vardı; diğer yanda Yörükler, aşiretler, akıncı unsurlar, yarı göçebe topluluklar ve sınır boylarının savaşçı ruhu bulunuyordu. Devletin temel meselesi yalnızca sınıflar arasında hakemlik yapmak değildi; aynı zamanda farklı üretim tarzlarını, farklı hayat biçimlerini ve farklı sadakat ilişkilerini........

© YeniBirlik