Barışa sadakat, Cumhuriyet’e cesaret
Umudun en sevdiğim tanımlarından biri “henüz gerçekleşmemiş olana duyulan disiplinli bir sadakat” şeklinde olandır. 13-14 Haziran’da İstanbul’da çok önemli bir “Demokratik Cumhuriyet Konferansı” gerçekleşti. Bu iki günün özeti nedir, insanlar neden oraya toplandı diye sorarsanız, baştaki tanımdan da esinlenerek ‘henüz gerçekleşmemiş barış ve eşit bir Türkiye’ye olan inanç ile sadakatlerini göstermek için’ derim. Çünkü cumhuriyeti onarmak, demokratikleştirmeye çalışmak ve buna cüret etmek bir umut işidir.
Cumhuriyet, önümüze konulmuş ve tamamlanmış kesin bir cevap değil, aksine yüz yıldır hâlâ sorulmakta olan devasa bir sorudur. Cumhuriyet, bugüne kadar hep kimi saydığıyla, kimi makbul gördüğüyle övündü; ancak şimdi, ikinci yüzyılın şafağında, cumhuriyet kimi saydığıyla değil, asıl kimi saymadığıyla yüzleşmek zorundadır. Cumhuriyetin eksikliklerini kabul etmek bir zayıflık değil, kolektif bir olgunluk ve özgüven işaretidir. Yaralı yanlarını kusursuz şekilde görmek değil, yaralı haliyle görerek ve kabul ederek yola devam etmek zorundayız. Bazı şeyleri kabul etmek gerekiyor. Onarmak, kırık dökük olanı atmaktan, yok saymaktan daha cesurdur. Bunun için büyük devrimsel adımlara da ihtiyaç yok, kabul ederek küçük ve tutarlı adımlar atmak yeterli olacaktır.
Hannah Arendt’in güzel tespitiyle, insanın en temel kapasitesi, her şeye ve tüm yıkımlara rağmen “yeniden başlayabilmesidir”. İkinci yüzyıl, bizim için tam da böyle bir başlangıç ihtimalidir. Burada Cumhuriyet’in eksik, yarım kalmış, gasp edilmiş demokratik vaadini tamamlamak için çaba göstermekten........
