menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

İttifakta çözülme başladı mı?

29 0
14.04.2026

Emperyalizmin savaş aygıtı NATO’nun geleceği üzerine

Varşova Paktı’nın 1991 yılında feshedilmesinin ardından kimi liberal yorumcu NATO’nun da varlık gerekçesi kalmadı diyerek feshedileceği beklentisini ifade ediyordu. Ancak emperyalizmin savaş aygıtı NATO sadece varlığını sürdürmekle kalmadı, aynı zamanda uluslararası hukuka aykırı saldırı savaşları yürüttü ve kendisini feshetme yerine Doğu Avrupa’ya genişleyerek üye devlet sayısını 16’dan 32’ye katladı. Soğuk Savaş sonrasında Rusya Federasyonu’nu NATO üyesi devletlerle kuşatma stratejisinde, ABD’nin 2011 yılında stratejik önceliğini Hint-Pasifik Bölgesine vermesiyle bir eksen kayması yaşandı.

ABD emperyalizmi 2020’ye dek “savunma” harcamalarının ana payını üstlenen ve Avrupa’yı koruma kalkanı altına alan bir “hami” rolünde olan bir müttefikken, özellikle Donald Trump’ın ikinci kez ABD Başkanı seçilmesinin ardından, Kuzey Atlantik İttifakı’ndaki müttefik ilişkileri sisteminde köklü bir yeniden yapılandırma başlattı. Biden yönetiminin liberal-küreselci ideolojisinin tanıdığı rahatlığa alışkın olan Avrupalı emperyalistler, başlangıçta Trump yönetiminin geri çekilme adımlarından ve harcamalara katılma taleplerinden rahatsızlık duysalar da “yeni durumun” Avrupa’nın militaristleşme üzerinden küresel güç olma fırsatlarını yarattığına inanmaya başladılar. ABD’nin arka plana çekilmesiyle Ukrayna meselesinde ön saflara geçen Avrupa, Ukrayna savaşını Avrupa’yı güçlendirmek için kullanmaya, silahlanma harcamalarını aşırı artırarak da Avrupa ekonomisini canlandırabileceklerini iddia etmeye başladı. Avrupa’nın merkez ülkelerindeki egemen siyaset, Rusya karşıtlığının tek başına tüm Avrupa ülkelerini birleştirebileceği savunusuyla, Almanya ve Fransa’nın öncülüğü altında ortak silahlanma çabalarını artırarak NATO içinde etkilerini artırma isteğini ifade etti.

Ancak Trump yönetimi, ki bu 2026 Ulusal Savunma Stratejisi’yle kanıtlandı, hem ABD’nin Ukrayna savaşındaki rolünü azaltarak hem de Avrupalıları dahil etmediği bir müzakere süreci başlatarak, Avrupalı müttefikleri vassal rolüne indirgedi. Dahası, ittifak tarihinde bir ilk olarak kendi müttefiki olan Kanada ve Grönland üzerinde hak iddialarında bulunarak Avrupalıların beklentilerine bir darbe daha indirdi. Buradaki asıl mesele, Trump’ın hırslarının gerçekçiliğinden çok, ittifak liderinin bir müttefikin topraklarının bir kısmı üzerindeki egemenliğini ve başka bir müttefikin bağımsız bir devlet olarak var olma hakkını kamuoyu önünde sorgulamasıydı.

Çıkar ayrılıklarının etkisi

Trump yönetiminin bu girişimleri ve özellikle Ukrayna politikası, ABD’nin küresel çıkarları ile Avrupalı emperyalist güçlerin bölgesel çıkarları arasındaki yapısal çatlağı gözler önüne serdi. Bu ise genel anlamda askeri ve siyasi ittifak olarak NATO’nun sorgulanmasına ve Avrupa’nın yeni arayışlara yönelmesine yol açtı. Bilhassa Kuzey Atlantik Sözleşmesi’nin ünlü 5. Maddesinin, nükleer silah kullanımı söz konusu olduğunda ABD Senatosu’nun onayı zorunlu olduğundan, Avrupalı NATO üyeleri açısından sanal olmayan bir nükleer şemsiye ihtiyacını ortaya çıkardı. Bir yandan Lizbon Sözleşmesi’nin Kuzey Atlantik Sözleşmesi’nin 5. Maddesinden daha bağlayıcı olduğunun altı çizilmeye başlandı, diğer yandan da Avrupa’nın “kendine ait nükleer silahlara sahip olması gerektiği” tartışmaları alevlendi.

Fransa’nın Avrupa Birliği’nin diğer üyelerini nükleer şemsiyesi altında koruma önerisi, nükleer silahların kullanım yetkisinin Fransa tarafından paylaşılmak istenmemesi nedeniyle kof çıktı. Aynı şekilde Avrupa’daki ikinci nükleer gücün, Britanya’nın da Avrupa için herhangi bir nükleer koruma garantisini veremeyeceği belli oldu Çünkü Britanya’nın sahip olduğu “Trident” füzelerinin, ABD’de üretildiklerinden, ABD Başkanının onayı olmadan kullanılması olanaklı değil. Diğer yandan “Avrupa’nın kendi nükleer caydırıcılık gücü” propagandasını yapan Almanya’nın nükleer silahlar alarak Avrupa’ya nükleer koruma vermesi de olanaklı değil. Çünkü hem Moskova’da 12 Eylül 1990’da imzalanan “İki-Artı-Dört-Sözleşmesi” bunu yasaklamakta hem de iki dünya savaşının deneyimlerinden hareket eden diğer Avrupa ülkeleri Almanya’nın yeniden “tek güç”........

© Yeni Yaşam