menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

İran Devrimi: Kendi kuyruğunu yiyen yılan

29 0
24.03.2026

Kropotkin, Rus sosyalist devrimin henüz başlangıç döneminde yaşanan baskıcı uygulamaları gördüğünde Lenin’e yazdığı bir mektupta, “Böyle devam ederse, korkarım ki sosyalizm bir küfre (kendini inkara b.n.) dönüşecek,” demiş ve devrimin iktidar uğruna öz ideallerinden saptırıldığı kaygısını paylaşmıştı. Kropotkin ve daha birçoklarının kaygıları haklı çıktı. Devletleşen ‘devrim’, en başta devrimi beraber başardığı birçok sosyalist, anarşist, Hristiyan-dindar ve demokrat kesimi devlet terörü ile ortadan kaldırdı, devrim adına toplumsal özgürlük alanlarını gasp etti, içten içe çürüdü ve nihayetinde kapitalistlerin tek bir mermi sıkmasına bile gerek kalmadan yıkıldı.

Uzun zamandır İran’da rejime karşı süregelen halk protestolarını ve halkına karşı İran İslam Cumhuriyeti’nin uyguladığı baskı ile bastırma politikalarını izlerken, Kropotkin’in sözlerini hatırladık. Ortadoğu’daki batı işbirlikçisi ve en baskıcı rejimlerden olan Pehlevi Şahlığına karşı tüm toplumsal kesimlerin katılımıyla gerçekleşen İran devriminin giderek bir küfre, kendi ideallerine ihanete dönüştüğünü görüyoruz. Adil ve özgür bir toplum ideali ile gerçekleşen devrim, Sovyet devriminin kaderine benzer şekilde, özgürlük ve demokrasiyi kısıtlayan baskıcı bir totalitarizme evrildi. Devrime Ali Şeriati ekolünden katılan aydınlardan olan Abdulkerim Suruş, baskı ve işkence politikalarını açıkça eleştirmiş, Ayetullah Ali Hamaney’i de çok sert sözlerle mahkum etmişti. Suruş’a göre rejim, özgürlükleri kısıtlayarak, halka baskı uygulayarak İslami devrimin zıttına dönüşmüştü: “(Bu rejim) zindanlarda ve işkencehanelerde öyle cinayetler, tecavüzler, darp, yaralama ve işkenceler yaptılar ki Moğollar bile bu kadar ileri gitmeye cesaret edememişti (…) (sanki) Saddam ve Haccac-ı Zalim’den aşağı kalmamak için yemin etmişti.” (Alıntı-İslam’ın Yenilikçileri-II-İhsan Eliaçık)

79 Devrimi’nin niteliği neydi?

79’daki devrim, sadece bir sınıfın ya da bir toplumsal kesimin değil, 20. yüzyıl sömürgeciliğinin jandarması olan şahlık rejimine karşı İran /Ortadoğu kültürünün derinliğinden gücünü alan toplum dinamiğinin ürünüydü. Şah, batıya teslimiyet, baskıcı-anti demokratik ve eşitsizlikçi rejim ve İran toplumunun gelenek, din ve kültürel derinliğini reddeden saldırgan laikçi modernleşme nedeniyle mahkûm edilmiş ve devrilmişti. Şahlara karşı geniş toplumsal kesimler, dindarlar, sosyalistler, çarşı orta sınıf esnafı, köylüler, öğrenciler, kadınlar, Kürt-Beluci gibi inkâr edilen etnik yapılar devrime aynı ideallerle katılmış ve sahiplenmişti. Bu karakteri nedeniyle 20. yüzyılın en kitlesel ve halkçı devrimi olarak da tanımlandı. İran halkı, geleneklerine, ulusal ve dini kimliğine saygılı bir modernleşme, ulusal bağımsızlığını önceleyen ve demokratik-özgürlükçü bir yönetim biçimi arzu ettiğini açıkça dile getirmişti.

O halde devrimin hemen akabinde sistemin eski baskıcı tarza kaymasını nasıl izah edeceğiz? Kimileri İslam’ın fundamentalist- anti modern olması ile açıklıyor…

İran’ın mevcut rejiminde hakim İslam yorumunun temel sorunu, modernleşmeyi reddeden ‘geriye-dönüşçü’ (fundamentalist) olması değil, kavramın tam manasıyla modernleşmeci projeyi devralmasıydı. 1789 Fransız devrimi ile siyasal biçime kavuşan modernist proje, özellikle modern ulus- devlet modeli, jakoben karakteri nedeniyle ister laik-seküler (ki........

© Yeni Yaşam