Komün dersleriyle geri geliyor
Önceki gün, Paris Komünü’nün 155. yıldönümüydü; komün şu günlerde anayurdunda yerel seçim sath-ı mailinde solun önünü açan bir simge ve program olarak yükseliyor. Boyun Eğmeyen Fransa’nın (LFI) kampanyası yerel yönetim mücadelesini salt yerel hizmet alanı olarak değil, “kopuş programı”, “komünalizm” ve “yurttaş devrimi” ufku içinde tanımlıyor; LFI’nin Komün’e, belediyeciliğin bir varyantı olarak değil, daha genel bir siyasal kopuş tahayyülü kapsamında başvurduğu görülüyor.
Komün başka, belediye sosyalizmi başka
LFI’nin hedefleri kapsamında Paris Komünü, temsilcilerin geri çağrılabilmesi, yurttaş denetimi ve halk egemenliğiyle birlikte anılıyor. Komün toplumsal mücadeleler alanına bir kez daha asıl anlamını yerel-merkezî siyaset sorunsalında, egemenlik ve karşı-iktidar tartışmasında kazanarak dahil oluyor. Başka bir deyişle, adının belediye seçimi kampanyasında bile ancak belediyeyi aşan bir siyasal içerikle gündeme gelebildiğine bakınca 1871 pratiğinin indirgenemezliği daha iyi görülebilir.
Paris Komünarları “ebedi istirahatgahları”ndan doğrulup bugüne bakabilseler, herhalde kendilerine kulak kabartanları bir yanlış anlamadan sakındırmaya öncelik verirlerdi: “Komün’ü ‘belediye sosyalizmi’ diye anımsamayın.” Çünkü Komün, yalnızca ilerici bir belediye yönetimi, halkçı bir kent idaresi ya da yoksullara yönelik bir sosyal politika paketi değildi: Bir kentin kendi kaderini kendi ellerine alma cüretiydi; ama aynı zamanda bir kentte sıkışıp kaldığı için yenilen bir halk iktidarı denemesiydi. Komün’ün gerçek dersi, “bir belediyeyi kazanırsak sosyalizme yürüyüşün başlayacağı” değildi; 27-28 Mayıs 1871’de trajik bir biçimde öğrenildiği şekilde, sosyalizm bir ülkeye, bir kente, bir belediyeye, bir yerel yönetime hapsedildiğinde karşı devrimin mutlaka momentum kazanacağıydı.
New York, İstanbul, Diyarbakır
Komün’ün dersleri açısından, Türkiye’nin en batısındaki İstanbul ve Kuzey Kürdistan’ın kalbi Diyarbakır’a New York belediye seçimlerini de aklımızda tutarak baktığımızda, bu dersin yalnızca Fransa’ya mahsus kalmayacağını da görebiliyoruz.
Yüzümüzü Diyarbakır’a döndüğümüzde çelişkilerin bir başka tarafına yoğunlaşmamız gerekir. Burada belediye istese de yalnızca bir hizmet kurumu olmakla kalamaz; halkla temas ettiği an, merkezle uzlaşmaz bir çatışma içinde, seçilmiş yerel iradenin, dilin, hafızanın, kültürel görünürlüğün ve demokratik meşruiyetin somutlaştığı bir alan olur. Bu nedenle merkezî devletin tasallutu da yalnız idari denetim olarak işlemez; yetki daraltması, mali kaynakların kısılması, temsilin aşındırılması ve nihayet kayyım gibi mekanizmalarla doğrudan siyasal gaspa dönüşür. Üstelik bütün bunlar çoktan Anayasaya sokulup demir kazığa bağlanmıştır bile: Anayasa’nın 127. maddesi, mahallî idareleri yerinden yönetim ilkesiyle tanımlarken, merkezî idareye de bu idareler üzerinde kanunda belirtilen esas ve usuller çerçevesinde “idari vesayet”........
