menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Dünya savaşı gölgesinde 1 Mayıs

29 0
30.04.2026

1 Mayıs 2026’ya, dünya savaşı heyulasının artık yalnızca geçtiğimiz yüzyılın bakiyesi bir travma, insanlığı dehşet içinde uykusundan uyandıran tarihsel bir karabasan değil, üçüncü kez üzerimize çökmesinin kuvvetli bir ihtimal haline geldiği koşullarda giriyoruz.

Ukrayna’dan Gazze’ye, İran’dan Lübnan’a, Kızıldeniz’den Suriye ve Irak’a, Venezuela’dan Kolombiya’ya, Grönland’dan Tayvan’a, Avrupa’nın yeniden militarizasyonuna, Ortadoğu’nun parçalanmış güvenlik yapılarına kadar yayılan tablo, apayrı krizlerin rastlantısal bir toplamı değil. Dünya kapitalizminin, belki de tarihinin en büyük krizini giderek yayılan savaşlar, maddi ve manevi yaşamın artan askerileşmesi, güvenlik devletleri, geçit vermeyen sınır rejimleri ve otoriter “iç cepheler” aracılığıyla yönetmeye yöneldiği bir tarihsel andayız.

Stockholm Uluslararası Barış Araştırmaları Enstitüsü’nün (SIPRI) 2026 verilerine göre dünya askeri harcamaları son on yılda küresel ölçekte yüzde 41 yükseldi. Bu, peş peşe on birinci yıllık artış demek. Savaş ihtimali artık yalnızca diplomatik demeçlerde kalmıyor; savaş bütçelerinde, sanayi politikalarında, enerji stratejilerinde, göç ve sınır rejimlerinde ve sermaye birikiminin yeni yönelimlerinde mayalanıyor.

Saray merkezli askeri-endüstriyel kompleks

Türkiye’yi bu küresel savaş ikliminde kendi sınırlarını korumaya, yaklaşan fırtınadan uzak durmaya çabalayan bir ülke olarak görmek safdillik olur. Gene, SIPRI verilerine göre Türkiye’nin askeri harcamaları 2025’te 30 milyar dolara ulaştı; bu, 2016’ya göre dünyanın iki katından fazla, yüzde 94 artış demek. Türkiye’de artık Saray çevresinde yeni bir askeri-endüstriyel kompleks var. Devlet ihaleleri, özel fonlar, kamu bankaları, Savunma Sanayii Başkanlığı, iktidara yakın şirketler, teknomilliyetçi söylem, ihracat diplomasisi ve bölgesel askeri angajmanlar -hepsi aynı iktidar yapısının bileşenleri.  “Milli teknoloji”, “yerli ve milli savunma”, “stratejik özerklik” ve “büyük Türkiye” söylemleri, bu kapasitenin toplumsal ve ekonomik maliyetinin bütçenin başlıca gelir kaynağı olan ücret gelirlerinin vergilenmesinden karşılandığını gizliyor.

Türkiye’nin müesses nizamını saran kabına sığmazlık, yani mevcut sınırların, diplomatik statünün ve bölgesel rolün ötesine taşma arzusu ve bu askeri-sanayi birikimi birbirini besliyor. Savaş teknolojileri geliştikçe bölgesel müdahale iştahı artıyor; müdahale alanları genişledikçe silahlanma giderlerini büyütme gerekçeleri güçleniyor. Savaşa karşı emek siyaseti, Türkiye’de bu askeri-endüstriyel kompleksin sınıfsal, siyasal ve ideolojik işlevini teşhiri görev edinmeden olamaz. Barış, yalnızca bir dış politika tercihi değil; emekçilerin kaynaklar, bütçe, demokrasi ve gelecek üzerindeki haklarını savunma eylemidir.

Avrupa Sosyal Demokrasisinin geçtiğimiz yüzyılın başındaki çöküşü bu........

© Yeni Yaşam