Selefîlik ile sûfîlik arasındaki gerginliği nasıl hafifletebiliriz? (1)
Selefîlik ile sûfîlik arasındaki gerginliği nasıl hafifletebiliriz? (1)
Son altı haftada İbn Arabî ve İbn Teymiye hakkında yazılar kaleme aldık. İlk iki yazının başlığı “İbn Arabî mi Haklı İbn Teymiye mi?” şeklindeydi. Bu iki yazıda tasavvuf tarihinin en önemli ismiyle selefîlik tarihinin en önemli isminin fikir ayrılıklarının kökenine ve sebeplerine dair değerlendir-melerimizi özetle aktarmaya çalıştık. Sonra da “İbn Arabî ve İbn Teymiye’yi Birlikte Hazmedebilmek” başlığıyla dört yazı kaleme aldık. Bu dört yazıda temel amacımız şuydu: Bu iki âlimi birlikte kucaklayabilen onların fikirlerini birlikte hazmedebilen, birine bariz şekilde meyilli olsa bile diğerinin de en azından ilmî otoritesini ve iyi niyetli bir Müslüman olduğunu kabul eden âlimlerin var olduğunu göstermek. Buradan hareketle en önemli beklentimiz, okuyucuda şu kanaatin belirmesiydi: Demek ki bu iki âlimin görüşleri arasındaki ihtilaflardan çatışma ve gerginlik üretmek zorunlu değilmiş. Demek ki tarihimizde bu iki âlimin fikirlerini bir çatışmaya dönüştürmeden ele alabilen âlimlerimiz olmuş; demek ki selefîlik ile sûfîlik arasında ihtilaflar, çatışmaya dönüştürülmeden de konuşulabiliyormuş. Şunu tüm samimiyetimle ifade edeyim ki bu yazılarımız birkaç okurumuzda bu konuda sağlıklı bir bakış açısının oluşmasına katkı yapmışsa dünyam ve ahiretim adına kendimi bahtiyar hissederim.
Bundan sonraki birkaç yazıda “İslam’ın yorumu olan bu iki düşüncenin günümüzdeki temsilcileri arasındaki gerginliği hafifletmeye yönelik neler yapabiliriz?” sorusunun cevabını birlikte düşüneceğiz inşallah. Başlıkta özellikle “nasıl hafifletebiliriz” diyerek sorumluluğu “biz”e yükledim. Zira her birimizin bu noktada yapacağı mutlaka bir şey vardır. En azından kendimizden başlayarak bu konudaki duruşumuzu doğru bir şekilde belirleyerek vazifemizi yerine getirebiliriz.
Bugünkü yazımız, bizzat yaşadığım bazı hadiseler üzerinde olacak. Bu hatıralarım, bu konunun ehemmiyetini ve hassasiyetini göstermenin yanı sıra fakirin bu mesele hakkında niçin yazılar kaleme alma ihtiyacı hissettiğini de açıklayıcı mahiyette olacak. Şöyle arz edeyim: Aile muhitim itibarıyla tasavvufî çevrelere, görüşlere ve uygulamalara çocukluğumdan itibaren âşinâ oldum; sûfîlere karşı derin bir muhabbet besledim, tasavvufî düşünceyi özel okumalarımla ve derin bir merakla anlamaya çalıştım. Tasavvufun kendi içindeki yorum ve uygulama farklılıklarını mümkün mertebe yaşayan sûfî gruplar üzerinden gözlemlemeye çalıştım. Mevlâma sonsuz şükürler olsun ki hiçbir zaman hiçbir mezhebin, meşrebin veya ekolün mutaassıbı olmadım. Daima “esasa taalluk etmeyen ihtilafları” fikrî bir zenginlik olarak değerlendirdim. Bu sebeple sûfîler dışındaki farklı dinî grupları ve anlayışları da samimi bir tecessüsle anlamaya çalıştım. 2000 yılında Marmara İlahiyat’tan mezuniyetimi müteakip dil eğitimi için yaklaşık bir yıl Cambridge’de bulunmuştum. İşte orada selefîlik denen düşünce........
