Sütten ağzım yanmadı, yoğurda da üfleyecek değilim
Son derece coşkuyla katıldığım bir Şazeli duası var. Şöyle: “Yarabbi! Bizi imtihan edeceksen dinimizle, imanımızla, ibadetimizle imtihan etme.”
Bir Şazeli duası daha: “Allah’ım! Senin bizim hakkımızda takdir ettiğin kazanı değiştirmeni, iptal etmeni, ortadan kaldırmanı istemiyoruz. O kazada bize lütuflar ihsan etmeni istiyoruz.”
Çizgiyi buralardan çekebildiğim bir hayatımın olmaması, çizgiyi buralardan çekebildiğim bir hayatımın olması için uğraşmamı da beraberinde getiriyor. Nicedir şöyle yakarıyorum: “Bir şeyin olması ile olmaması arasındaki farksızlığın bilgisini bana ihsan et Allah’ım. Olanı bana hayırlı kıl. Yetinmeyi öğret. Verdiğin nimetin hakkını verebilmeyi bellet bana.”
Mesele bu mudur? Daima ve duraksamaksızın mesele budur benim açımdan.
Bir de tali meseleler var.
On iki yıldır haftada üç gün derdimi dermanım sayarak kalem oynatıyorum bu köşede. Hep söyledim, yine söyleyeceğim. Osman Akkuşak amca gibi, Rasim Özdenören gibi, Akif Emre ağabey gibi burada, bu köşede yazarak ölmek istiyorum. Bu talebimin iki net sebebi var benim açımdan. Birincisi, Yeni Şafak’ın tam da bana, tam da bize benzeyen şahane bir gazete olması. İkincisi ise elimden pek çok iş geliyor olmasına rağmen dünyada yapmayı en sevdiğim iş kendimi, dolayısıyla derdimi bir başkasına anlatabilmek için yazı yazıyor olmam.
Buraları biraz açayım.
Yeni Şafak, Türkiye’deki Müslüman ahalinin tüm doğrularını, tüm hatalarını, tüm beklentilerini, tüm hayal kırıklıklarını içinde barındıran çok özel bir hikâyenin kahramanı. Gazetemizin sahip olduğu vasat, ilgilendiği konular........
