Tuzak
Çocukluğumdan bu yana hayatımın önemli bir bölümü dağda, denizde, ormanda geçti. Ormanlarda, su kenarlarında dağlarda kamplar yaptık. Bu süreçte savunmasız hayvanlara tuzak kurmanın, onları sapan veya tüfekle avlamanın, zıpkınla vurmanın doğru olmadığını düşünmüşümdür.
Bizim sapanlarımız teneke kutulara nişan almak için yapılırdı. Dallardan özene-bezene yaptığımız ok ve yaylar hedefler içindi. Hiç kuş avlamadım. Bir defa saroz körfezinde bir arkadaşıma uyarak girdiğim suda zıpkınla tek bir atış yaptım. Vurduğum balık için duyduğum pişmanlık hala içimde uktedir. Kum zeminde yürüyen kırmızı bir balığı vurmuştum. Öylesine bir kanat açtı ki, güzelliği karşısında dehşete kapıldım. Arkadaşımla birlikte eve dönerken balıkpazarına uğrayıp tanımadığımız bu balığın cinsini sormuştuk. Deneyimli bir balıkçı, "Ah be yavrum, bunu niye avladınız? Buralarda buna Melek balığı derler, insanın elinden yem yer… Zararsızdır, onun olduğu yerde çok balık olur, bizim ağlara takıldı mı hemen denize atarız…" demiş, pişmanlığıma pişmanlık katmıştı…
Ne etini yiyebilmiş, ne de bir daha zıpkını elime almıştım. Sanki iyi bir insana kötülük yapmışım gibi hissederek, garip bir duyguya kapılmıştım. Oysa insanoğlu doğada yenilebilecek herşeyin peşine düştüğü için avlanmayı yaşamın bir paydası olarak kabul etmiştir. Ne yazik ki çocuklarımda bana çekti. Vejeteryan olmadılar ama, bir başka........
