Zifiri karanlığa yolculuk: İbn Haldun çerçevesinden Türkiye
Güzel memleketimde her gün yeni düşüncelere dalıyor insan. Bilmiyorum sanırım her gün daha karamsar oluyorum. Türk toplumu, "devletler de insanlar gibi doğar, yaşar ve ölür" zincirinin neresinde duruyor, diye düşünmeden edemiyorum.
Aslında bu soru bana ait değil. Altı yüzyıl önce Mukaddime'de sorulmuş, cevabı da verilmişti: devletler bir tabiat kanunu gibi kurulur, olgunlaşır, çürür ve dağılır. İbn Haldun bu süreci duygusal bir kehanet olarak değil, gözlenebilir alametlerin sonucu buraya varır, toplumların kaderi budur diye formulize etmişti.
Prof. Dr. Haydar Baş hocamızın son zamanlarında söylediği bir söz aklıma gelip duruyor. "Türkiye zifiri bir karanlığa girmiştir." Sanırım o gün tam olarak kavrayamamıştım ama artık önümde tüm açıklığıyla duruyor. Şimdi bana bu zifiri karanlık ne kadar derindir, nereden oluşmaktadır ve — asıl önemlisi — geri dönüşü var mıdır, soruları kaldı.
Aşağıda İbn Haldun'un bir toplumun çöküşünü gösteren alametlerinden en önemli beşini bugünün Türkiye'sine uyarladım. Her birinin yanına ne kadar gerçekleştiğine dair kendimce bir oran koydum. Oranlar tartışılabilir; tartışılmasını istiyorum zaten.
1. Asabiyenin çözülmesi — p-75
İbn Haldun'a göre her şey asabiyenin üzerinde durur: yani bir topluluğun bütünüyle kendini aynı kaderin içinde görmesi. Devlet bu duyguyla kurulur, bu duygu söndüğünde ölür.
Türkiye'de duygu bence üç yerden aşınıyor.
İbn Haldun'da dış tehdit asabiyeyi inşa eder; Türkiye'de maalesef tehdit içeri taşınıyor. Toplumu bir araya getirecek bu dış tehdit içeriye taşınınca aksine toplumu parçalamaya başlıyor. Siyaset ve daha doğrusu ülkemizde siyasetin yapılma biçimi bir karşı mahalle üretmek ve o karşının korkusu üzerinden kendi mahallesini konsolide etmek üzerine şekilleniyor. Ve bu şekillenme içerisinde millete ait tüm kavramlar- din, millet, cumhuriyet vs.- alabildiğine hoyratça kullanılıyor. Karşı seçmen artık yanılan yurttaş değil, ülkeye zarar veren unsur, hain oluyor. Yön değiştiren asabiye, kaybolmasından daha tehlikelidir; enerji kaybolmuyor, içeri dönüyor ve birikiyor.
Kurumların hakemliği ortadan kalkıyor. Türkiye'de genellikle kullanılan "düzenleyici ve denetleyici kurumlar" veya "bağımsız kurullar" işlevini yitiriyor. Kuvvetler ayrılığı ilkesinin zayıfladığı bir gerçek ve Danıştay, Sayıştay, HSK gibi kurumlar artık herkes tarafından tartışılıyor. Bu gibi kurumlardan çıkan kararlar artık toplumun bir yarısı için hukuk, diğer yarısı için talimat.
Toplumda güven duygusu gittikçe zayıflıyor artık aileye kadar çekildi hatta ailenin içerisinde bile çalışmıyor. Eskiden toplumun direği sayılan orta direk artık yok olmak üzere, toplum komple yoksullaşıyor.15-29 yaş grubunda her dört gençten biri ne eğitimde ne istihdamda.. bir taraftan işsizlik bir taraftan gelir dağılımındaki dengesizlikten gelen fakirlik bir taraftan uyuşturucu tehdidi bir taraftan sanal kumarın sardığı ocaklar ve bir taraftan çeteleşme bütün bunların içerisinde toplumsal güven çöküyor.
2. Refahın çürütmesi (teref) — U-60
İbn Haldun'a göre zorluk içinde kurulan devlet, bolluk içinde çürür. Ama terefin asıl tahribatı lüks değildir; lüks semptomdur. Asıl tahribat, seçkinin, tüm grubun kaderini paylaşmayı bırakmasıdır.
Tabanda bolluk yok, borç var. TÜRK-İŞ'in Temmuz 2026 verilerine göre dört kişilik ailenin açlık sınırı 36.940 lira; net asgari ücret 28.075 lira. Yani asgari ücret, bir ailenin yalnızca gıda ihtiyacının yüzde 31 altında. Bireysel borç 7 trilyonu aştı ve kart borcunun büyük bölümü taksitsiz — vatandaş televizyon değil ekmek alıyor. Bu bir teref-refah tablosu değil, geçim tablosudur.
Teref zirvede ve kaynağı üretim değil. Üretimden değil imtiyazdan beslenen bir servet katmanı oluştu: ihale, rant,........
