Yeni iktidarın meşruiyeti: Kimin özgürlüğü, kimin esareti?
Ocak 2025. Washington'ın kalbinde, Watergate Oteli'nin büyük salonunda sıra dışı bir gala düzenleniyor. Adı "Taç Giyme Balosu" — bir başkanlık töreni için olağandışı bir seçim bu; zira "taç giyme" kelimeleri cumhuriyetlere değil, krallıklara aittir. O gece, törenin şeref konukları arasında belki de en dikkat çekici isim ne bir eski devlet başkanı ne de bir generaldi. Modern zamanların "karanlık filozofu" olarak bilinen, neoreaksiyon hareketinin mimarı Curtis Yarvin, Donald Trump'ın taç giyme töreninde onur konuğu olarak oradaydı. O gece, demokrasinin "hantal" bir yazılım, devletin ise yeniden formatlanması gereken bir işletim sistemi olarak görüldüğü bir zihniyetin iktidar tesciliydi.
Bu sadece sembolik bir davet değil, bir zihniyetin iktidara el koyuşuydu. Başkan Yardımcısı JD Vance, Yarvin'in fikirlerini açıkça referans alan bir isim. Elon Musk'ın DOGE (Department of Government Efficiency) operasyonu ise, Yarvin'in yıllardır blog yazılarında vaaz ettiği "bürokrasiyi tasfiye et, devleti bir CEO gibi yönet" vizyonunun ete kemiğe bürünmüş halidir. Bu yeni akımın kutsal metni ise 2009 yılında Peter Thiel tarafından yazılmış şu cümlede saklı: "Özgürlüğün ve demokrasinin bağdaşabilir olduğuna artık inanmıyorum."
Özgürlük mü, imtiyaz mı?
Siyaset felsefesinin tozlu raflarındaki "Özgürlük mü demokrasi mi?" sorusu, artık Silikon Vadisi'nin yönetim kurulu odalarında ve Beyaz Saray'ın koridorlarında yankılanıyor. Ancak burada bir yanılsama var: Savunulan özgürlük, sizin ya da benim ifade, örgütlenme veya yaşam özgürlüğümüz değil. Söz konusu olan; sermayenin vergi ödememe, teknoloji devlerinin denetlenmeme ve bir grup seçkin azınlığın çoğunluğun "cehaletinden" muaf tutulma özgürlüğüdür.
Demokratik çoğunluklar doğası gereği sosyal güvence ister, refah talep eder, işçi hakkını savunur. Yarvin ve takipçilerinin gözünde ise bu talepler, ilerlemenin önündeki "hantal engellerdir". Onlara göre demokrasi, bu engelleri meşrulaştıran bir ayak bağıdır. Dolayısıyla demokrasinin tasfiyesi, halkın elinin kolunun bağlanması; küçük bir elit grubun ise sınırsızca özgürleşmesi anlamına gelir.
Şirket-devlet ve filozof-kral
Yarvin'in tezi ürkütücü bir netlikte: Demokrasinin kusuru bizzat halkın kendisidir. İdeal devlet, başında müşfik olmayan, sadece "verimli" bir CEO'nun bulunduğu tıkır tıkır işleyen bir şirkettir. Bu model, Platon'un "Filozof-Kral" idealinin teknoloji çağına uyarlanmış halidir. Fark şu: Bilgeliğin yerini burada teknolojik uzmanlık almıştır. Özü ise değişmez: Çoğunluk, yönetmek için değil, yönetilmeye rıza göstermek için vardır. Çoğunluk kendi kaderini tayin edemeyecek kadar cahil veya duygusaldır. Trump belki Yarvin'i hiç okumamıştır; ancak Platon'un dediği gibi, fikirler iktidarı filozoftan çok önce bulur. Yargı bağımsızlığına yönelik söylemler, federal bürokrasinin topyekûn hedef gösterilmesi ve yürütme yetkisinin kutsanması, tam olarak bu totaliter mimarinin yol taşlarıdır.
Ama bu soruyu yalnızca Amerika için sormak yanıltıcı olur. Sadece ABD'de değil, Arjantin'de Javier Milei'nin "testere ile devleti budama" politikaları tam da bu CEO-devlet modelinin Güney Amerika uyarlamasıdır. Benzer şekilde, Avrupa'da aşırı sağın yükselişi, halk iradesinin değil, çoğunlukla teknoloji milyarderlerinin finanse ettiği "özgürlükçü" vakıfların desteklediği bir elit projesidir. Hindistan'da Modi, Hindu milliyetçiliğini kalkınma söylemiyle harmanlayarak azınlık haklarını ve basın özgürlüğünü sistematik biçimde aşındırmıştır. Aynı örüntü dünyanın farklı coğrafyalarında, farklı kılıklarda yeniden üretiliyor. Ülkemize gelince ne gördüğümüzü şimdilik okuyucuya bırakıyorum.
Şimdi sormanın vaktidir: Tasfiye edilen demokrasiyse, geriye kalan özgürlük kimin içindir?
